senaryo-z

0 yorum
Bir şirketin ofis odalarından biri. Oda hafiften loş, bir yaz sabahının ışığı pencereden içeri süzülmekte, sessiz masa ve dolaplarla neredeyse dolu bir oda. Tek ses çalışıp duran vantilatör sesi, ritmik dönüşüyle odayı turlamakta.

Bir adam koltuğunda arkasına iyice yaslanmış, elleri ensesinin arkasında kavuşturulmuş, gözleri kapalı, vantilatörün sesini dinlemekte, dinlenmekte.

Ve sonrasında gelişen olaylar...
0 yorum

Póngase sereno –me dijo– y apunte bien, ¡va usted a matar a un hombre!

şart

0 yorum



bu karpuz
çok kırmızı
bölüşmek şart. *

11.tez

0 yorum
Znet’teki michael albert’in (tabi bu sıralar zizek’in “paralaks”ını okumaya çalıştığımı bu yoldan albert’le zizek arasında görüntü çakıştırması yapan bir perspektiften buralara geldiğimi eklemem gerek) “yapışkanlık sorunu” üzerine konuşması (istanbul odtü mezunları derneğindeki konuşmasının metni) akabinde chomsky’nin aynı sitedeki “iktidarın yüce ruhu” makalesine sürtünerek tekrar albert’tan bu kez alan sokal’a dönüşle onun ünlü “"Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" [Sınırları Aşmak: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Yorumsamasına Doğru]” metninin çevirisini google’larken karşıma çıkan “derridana hastalığı” isimli ekşi sözlük başlığına daldığımda derrida’nın yapıbozumculuğuna komik değinen yazar (ekşi) dragot’un;

“creutzfeld jacob disease'in daha yeni bir varyantı. nörodejeneratif bir prion hastalığıdır. beynin özellikle wernicke ve broca alanları arasındaki bağlantıda bir yapıbozuma sebep olarak gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkinin saplantılı bir fikir haline gelmesiyle tanımlanan bir psikiyatrik sendrom şeklinde ortaya çıkar.”

ardından da yazar gari’nin;

“tamirci olmayan tamircilerde gözükür. fr. kifayetsiz muhterissmé.

bir örnek-semptom:

bozuk olan teybiniz alır eline. parçalarına ayırır. sonra size dönüp "işte bozuk bu" der. siz ona "evet bozuk olduğunu biliyorum ama nasıl tamir edilebilir?" dediğinizde "bu benim işim" değil diye yanıtlar. oldukça kendine güvenli ve küstahtır bu sırada.

ben sosyoloji fakültelerini kırıp geçiriyormuş diye duydum. itlaflık.”


girdileri harikaydı... bu yoldan tekrar takıldığım yere dönüp bakayım; michael albert istanbul’daki konuşmasında yine esprili şekilde şunu söylüyor:

“60’lardan bu güne kadar solcuların yazdığı-ürettiği, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, kapitalizmin, savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatan bütün bildirileri, yazıları, kitapları, videoları ve söyleşileri üst üste koysak Ay’a ulaşacaktır. İnsanlar bize “lütfen yoksulluğun ne kadar kötü olduğunu bir kere daha açıklar mısın?” diye sormuyor. Ya da “hadi cinsiyetçiliğin ne kadar kötü olduğunu bir daha anlat” ya da “bombalar nasıl öldürür?” demiyor. “Ne istiyorsunuz?” diye soruyor. Bizse Ay’a kadar ulaşan yazılarımızla insanları sıkıntıya sokan şeylerin ne kadar kötü olduğunu tekrar edip duruyoruz. Tamam, olayların sebepleri hakkında çok derin hatta bazen de oldukça zekice yorumlar yapabiliyoruz, ama yine de …”

işte herşey böyle başladı...

“die philosophen haben die welt nur verschieden interpretiert, es kommt darauf an, sie zu verandern.”

söze söz

0 yorum









yazmak ve söylemekten bıkmak üzerine yazmak istemeyecek kadar bıkmam gerekiyor bunu söylemek için. demek, buralara yeniden gelmişsem en azından söz söylemeye hacetim ya da hevesim olmadığını söyleyebilecek kadar hacetim ya da hevesim var.

uzatasım yok, dünyada bir çok söz söyleniyor, söylenmesi gerekenler de, susulması gerekenler de... neyse ki söylenmesi gerekenlerin bir kısmını da söylemesi gerekenler söylüyor hala ve onlara bir iki link vermekten başka henüz diyebilecek yeni bir şeyim de yok.

(aklıma geldi, mithat sancar geçende ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir konuşmasında "söylenmesi gereken herşe söylendi ama henüz herkes tarafından değil" gibi birşey demişti, onun da etkisi var sanırım)

sola bakın!

ağlamak

0 yorum
bakak alırım giden

geminin ardından atamam kendimi denize

ağlayamam...

virgüllü deneme

0 yorum

,n,,,virgüller gördüm ama ,f’den evvel gelenini ilk kez görüyorum,

,f’ den demenin dendenini de öyle

ilk,

kez...


moskova'da akşam üzeri

0 yorum
oliver shanti'nin ono'n mweng'i ya da muadili ile izlenmesi denenebilir...




*kasım 2006 suları

(başlık yazamam şimdi, kalsın en iyisi böyle)

0 yorum

iyi bişeyi iyi bişey yapan bana dokunduğu yanıdır diycem sen güleceksin ama ben gülmene gene de bozulmam senin. ama inan ki sevgili hüz, inanıyorum ki dokunduğu şeyi ifade etmem kifayetsiz olacağı için yanlış olur (kifayetsiz olacağını denemeden bilemezsin deme hemen, sözün kendisi kifayetsiz zaten (sözün kendisi kifayetsiz demek kolaylığına kaçma da deme zira çok düşündüm bunun üstüne (düşündüğün şeyi ben nereden bileceğim sen söylemeden ki de deme çünkü beni tanıyorsun))). sadece dokunduğunu belirtsem bu sefer de eksik olur ve her eksik şey gibi ucu açık ve her ucu açık şey gibi yarım yamalak yamanabilmeye meyilli... yarım yamalak yamanmasına bozulurum işte sevgili hüz.

oyun sonu

0 yorum

"Benim yapıtlarım, neredeyse tamamen (şaka değil) temel anlam meselesidir ve bunun dışında bir sorumluluk kabul etmem. Eğer insanlar, ima edilen düşünceler arasında kafalarını ağrıtmak istiyorlarsa bırakın yapsınlar. Onlara aspirinlerini verin. Söylendiği gibi Hamm ve söylendiği gibi Clov, ikisi birlikte nec tecum nec sine te (ne seninle ne de sensiz) böyle bir yerde, böyle bir dünyada ifade edildiler, yapabildiğimin hepsi bu, yapabilecek olduğumdan daha fazlası."

S.B.Beckett


CLOV: (kaşınarak, üzüntülü) Pire var üstümde!

HAMM: Pire! Hala pire var mı?

CLOV: (Kaşınarak) Üstümde var bir tane. Kasık biti değilse.

HAMM: (Endişeyle) ama o noktadan insanlık yeniden başlayabilir! Yakala şunu Allah aşkına!



vian fuit hic*

0 yorum

tam karşında duruyor!

0 yorum
baktığın yere göre değişen ileti


Eylem Aktivistleri İçin Rehber

0 yorum


Genel Kurallar
  • Her şeyden önce eyleme gitmeden eylemi planlayın.
  • Grup halinde gidiyorsanız düşüncelerinizi, endişelerinizi grup arkadaşlarınızla paylaşın. Eylemde neleri yapacağınızı, neleri yapmayacağınızı tartışın. En ince ayrıntısına kadar neler olacağını planlayın.
  • Eylem alanının bir haritasını bulmaya çalışın. Grupla herhangi bir dağılma durumunda nerede tekrar bir araya geleceğinizi, nasıl haberleşeceğinizi kararlaştırın.
  • Grup içinde herkesin eylem sırasında onu takip edecek, kollayacak, koruyacak bir eşinin olmasını sağlayın.
  • Gözaltı durumunda yasal desteği nasıl alacağınızı konuşun. Avukat, legal örgüt gibi yasal destek alabileceğiniz yerlerin numarasını elleriniz kelepçeliyken bile görebileceğiniz bir yerinize çıkmayan tükenmez kalemle yazın. (belki telefon etme şansınız olabilir.)
  • Üzerinizde herhangi bir illegal örgütün dokümanının olmamasına dikkat edin. Bu, gözaltına alındığınızda aleyhinize kullanılabilir.
  • Yanınızda sadece eylem sırasında lazım olabilecek kişilerin, kurumların numaraları ve adresleri bulunsun.
  • Eylemden önceki günlerde iyi uyumaya, iyi beslenmeye, iyi dinlenmeye çalışın.
  • Eylemden önce karnınızı güzelce doyurun. Bol bol su için.
  • Sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddeleri kullanıyorsanız azaltmaya çalışın.
  • Polisin bir numaralı silahı korkudur. Korkunuzu kontrol altında tutabildiğiniz sürece polisin kullandığı tüm silahlarla, tüm taktiklerle kolayca başa çıkabilirsiniz.
  • Her zaman serinkanlılığınızı koruyun, o anda ne olduğunu ve neler olabileceğini anlamaya çalışın. Etrafınızda panik olanları sakinleştirin.
  • Söylentilere kulak asmayın, onlar çoğu zaman yalandır ve korkuyu körükler. Tek gerçek gördüklerinizdir.
  • Polisin yaptıklarını, vahşetini ve yaralanmaları saati ve yeriyle kaydedin. Daha sonra çok işinize yarayabilir.
  • Unutmayın, siz güçlüsünüz! Siz adalet, özgürlük ve barış için ordasınız ve polis ne yaparsa yapsın buna karşı durabilirsiniz.
Ne giymeli?
  • Rahatça koşabileceğiniz , hava durumuna uygun, kapalı, rahat ayakkabı giyin. (sandalet ve terlik uygun olmayabilir)
  • Hava durumuna uygun, bol ya da sıkı olmayan kıyafetler. Üzerine varsa yağmurluk. Uzun kollu tişörtler, pantalonlar polisin kullandığı biber gazı, göz yaşartıcı bomba gibi kimyasal silahların vücudunuza temasını, dolayısıyla etkisini azaltır.
  • Gözlerinizi kimyasal silahların etkilerinden korumak için maske ya da gözlük (Gaz maskeleri en iyisi. Bulamazsanız onun yerine kenarları kapalı yüzücü gözlükleri işe yarar.)
  • Güneşten ve kimyasallardan korunmak için şapka, kasket gibi başınızı kapatacak bir şey. Şapka tanınmanızı da zorlaştırır.
  • Polisin attığı bombaları geri fırlatmak niyetindeyseniz inşaat işçilerinin kullandığı cinsten kalın eldivenler giyin. (lateks eldivenler ve bulaşık eldivenleri sıcak bombaları tuttuğunuzda elinize yapışabilir.)
  • Gerektiğinde ağzınızı ve burnunuzu kapatacak büyüklükte tercihen elma sirkesine batırılmış fularlardan birkaç tane (elma sirkesi bulamazsanız limonsuyu da olur, hiçbir şey yoksa su ile ıslatın.) Kimyasal silahların ağzınızı ve burnunuzu etkilemesini bir süreliğine engeller. Rahat nefes almanızı sağlar.

Yanınızda Ne Getirmelisiniz?

  • İçmek için plastik şişeler içinde yeterince su. (en az 2 litre)
  • Gerektiğinde enerji ihtiyacını karşılamak için kuruyemişler (fındık, fıstık, ceviz vs...)
  • Ulaşım, yemek gibi ihtiyaçlar için yetecek kadar para
  • Olayların, polis vahşetinin, yaralanmaların belgelendirilmesi için kol saati, kalem, kağıt
  • Alkol veya su bazlı güneş kremi (yağ bazlı olanlar kimyasal silahların etkilerini arttırırlar)
  • Kron ik bir hastalığınız varsa kullandığınız ilaçlardan bolca
    (gözaltına alınırsanız ihtiyacınız olabilir)
  • İçinde bandaj, flaster, iyotlu dezenfeksiyon solüsyonu, latex eldiven, gazlı bez olan küçük bir sağlık çantası
  • Menstruasyon (adet kanaması) için pedler ( Eylem günü tampon kullanmayınız. Tamponlar vücutta 6 saatten fazla kaldıklarında toksik şok sendromu denilen bir hastalığa yol açabilirler. Gözaltına alınırsanız tamponu değiştirmek için uygun bir ortam bulamayabilirsiniz.)

Neleri Yapmamalıyız?

  • Vücudunuza yağ bazlı kremler (yağ bazlı güneş kremleri, nemlendiriciler,vazelin gibi) sürmeyin. Kontakt lens kullanmayın.
  • Kolayca yakalanabileceğimiz bol kıyafetler giymeyin; sallanan takılar, kravat takmayın. Saçlarınız uzunsa sıkıca toplayın.
  • Eylem alanına tek başınıza gitmeyin. En iyisi bir grupla ya da tanıdığınız kişilerle beraber gitmektir.
  • Eylemden önce ve sırasında alkol içmeyin
  • Eylemden önce uyuşturucu kullanmayın, yanınızda getirmeyin. ( Esrar dahil)

Kaynak: http://www.geocities.com/yesilanarsi/rehber.doc

sybil

0 yorum
bir alt başlık olasılığı olarak "vestiyere bırakmak istediğim ıslak üstlüğüm: "ikiye bölünen vikont"".

bu gönderinin ilk başlığı üzerinden ruh halimin üstünkörü arkeolojisi: istemlerimle arasında sıkışıp kaldığım için sıkıntı ve edilgenliğimin faili, zavallı "görev"... vicdanımın pataklayıcısı... itiraf etmem gerekiyor ki şu yazımı dahi sana borçluyum, teşekkürler ve lanet olsun sana!

"...insanların “görevi” dediğimiz şeylerle, ahlaki sorumlulukları dediğimiz şeyler arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Görevleri, yani toplumsal kurumların bu insanlara zaman ve olanak sağlamasının nedeni, bu olanakları kullanarak iktidara ve otoriteye destek sağlamaları ve doktriner yönetimi hayata geçirmeleridir. Diğer insanların dünyayı mevcut otorite ve ayrıcalıkları destekleyecek şekilde kavramalarını sağlamak için çalışabilirler. Onların görevi budur. Eğer görevlerini yerine getirmeyi bırakırlarsa kendilerini entelektüel işlere adama fırsatını kaybederler. Diğer yandan, ahlaki sorumlulukları tamamen farklıdır ve aslında bunun tam tersidir. Ahlaki sorumlulukları, hakikati anlamaya çalışmak, dünyaya ilişkin bir kavrayışa ulaşmak için başkalarıyla birlikte çalışmak, bunu diğer insanlara aktarmaya çalışmak, onların da kavramasına yardım etmek ve yapıcı eylem için zemin oluşturmaktır. Onların sorumluluğu da işte bunlardır. Ancak burada bir çatışma söz konusudur elbette. Eğer sorumluluklarınızı yerine getirirseniz, entelektüel faaliyetleri sürdürmek için sahip olduğunuz ayrıcalıkları kaybedebilirsiniz."

noam chomsky, entelektüellerin sorumluluğu (michael albert ile söyleşi)

brüksel garı

0 yorum




bu gonderi gelistirilmeli (peki neden burada?)

0 yorum
hayatıma nereden girdiğini hatırlayamam işe ayrı bir tuhaflık katıyor ama bu küçük resmi eski ajandalarımdan birinin arasında ve arkasında "lavta çalan melek" ismiyle bulduktan sonra araştırmamın tam da resmin kendisinden kaynaklanan nedenleri olduğunu görüyorum...



Presentation of Jesus in the Temple (Detay)
Vittore Carpaccio
1510
421x236 cm


hiçbirşeysonsuzadekgizlenemez

0 yorum


bunnardan biri tümdengelim diğeri tümevarım...

hadi bakalım!

sp:
bu bir çınar ağacıdır
dalları gövdesinden değil
hepberaber topraktan fışkırır
o kadar bir ağaçtır

mayoz matematik

1 yorum

Mayoz bölünen bir dünyada matematiksel olarak her şey yeniden gözden geçirilmek zorunda kalırdı. Mitoz dünyamızda mesela 1/2 işleminin sonucu 0,5 olmalıdır. Ayrıca 1/0,5 ise 2 olacaktır. Oysa ki mayoz bir dünyada bir şey ikiye bölündüğünde (1/2) sonuç 2 olmalıdır. Yani 1/0,5=1/2 olmak durumundadır. Tabi bu noktada 1/0,5 işleminin mitoz dünyada dahi gündelik hayatta karşılıksızdır. Sözel kullanımda bir şeyi yarıma bölmek tamamen saçmadır. Bir şey olsa olsa 2’ye 2,5’a 3’e falan bölünebilecektir. Ve bu bölünme mitoz olarak gerçekleşeceği için de her zaman parçalar bütünden küçük olacaklardır. Peki ya gözle göremediğimiz o mikrokozmoz, hücrelerimiz? Onlar belli bir şifreyi bir daha bir daha üreterek çoğalırlar. Ortada bir azalış ya da mevcudun korunması değil basbayağı çoğalma ve büyüme olgusu vardır. Hayatın mayoz alanında, matematik alanının dışında kaldığından, tarifi güç şeyler olmaktadır.


(12.04.2004)

babra bubrik *

0 yorum



* :)

söz

0 yorum

Sizi bilmiyorum ama okumayı ve yazmayı ilk söktüğüm günden beri benim sildiklerim yazdıklarımdan fazla oldu her zaman. Mükemmeliyetçi falan da değilimdir, hatta birçok kez patavatsız bile olabilirim. Tahminim odur ki benim gerekçem söze verdiğim değerdir. Öyle sanıyorum ki birçoğumuz buna benzer bir hikayeye sahip yani, yazdıklarını sürekli düzeltmekten, bu sorumluluğu duyduğu için ayıklayıp durmaktan ortada yazı, konuşurken de söz bırakmaz hale getiriyorlar işi.

Mesela bir gecede sayfalar dolusu yazabilir ama bütün bunları sabah gün ışırken 1 dakika içinde silebilirim. Önüme aynı anda 6 tane konu koyar, bunların izini sürüp inceleme hazırlamaya koyulur ancak dipdibe girişmiş bu ayrık heveslerin birbirine çarpmasına engel olamam ve hepsini dağıtabilir ya da en iyimser ihtimalle yarıda bırakırım. Bir kitap okurken, onunla eş zamanlı olarak onu bitirmek için bir neden ararım. Bitirebilirsem onu yazabilirim hatta daha da iyisi onu konuşabilirim ama bunların hiçbirini yapmaya fırsat bulamayışlarım da oldukça çok olur. Ötesini uzakta seçebildiğim şeylere giderken, yolda el altındaki yumuşak meyvelere dalıp gider, yönümü karıştırırım. Sonra sarhoş olurum, sonra ayılır ve sarhoş olmayı değil içmeyi sevdiğimi telkin ederim kendime, sonra kederimden yine sarhoş olurum ve yine ayılır, yine sorarım kendime, cevabımı tamamlamadan yine içmeye koyulurum.

Attığım taşın ürküttüğüm kurbağaya dokunması gerektiğini öğrenmiştim yıllar önce, şimdi ise, hedefi vuramamaktan dolayı kendime kızdığım için utanıyor, utandığım için kızıyor, kızdığım için utanıyorum...

…ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken
bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
çünkü iki kişiydik…(cemal süreya)

Burada sorun “kibir”dir. Tüm birinci tekil şahıslarımla yüzyüze hemen hiçbirşeye ket vurmadan söz söyleyebilme şansımı, yeni birşeyler diyemeyecek olma ruh haliyle*** ezip geçtiğim zaman ya da diğerleriyle ve diğer ortamlarda (mesela e-posta grupları) atılan bir mesaja (ilişkiye geçtiğim halde) olumlu ya da olumsuz herhangi bir yanıt yazmadığım durumlarda içimde kabaran büyük olasılıkla kibirdir. Sonrası çorap söküğü gibi geliyor, zira; “söyleyecek sözü olan şimdi konuşsun ya da ebediyete kadar sussun” benzeri bir donma yaşanıyor çoğu durumda. Böylece kendi sesimizi ancak etraftan gelen yankılar sayesinde duyabildiğimiz için ses gelmediğinde sessizlik besleniyor, söz kaybediyor.


*** Bunun bence en tipik hali “nasılsın” sorusunda. “iyiyim”den daha parlak bir cevabı olmadığını düşünen birçok insanın bu soru cevap törenini teferruat olarak geçiştirmesi ihmal edilebilecek bir durum mudur? Halbuki kendine ait bir çok şeyi paylaşma olasılığı içeren böyle bir daveti bana kalırsa boş bir kibirle baştan savıyoruz birçok kez.

angelus novus*

0 yorum
"Klee'nin "angelus novus" adlı bir tablosu var. bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... ama cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. işte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır."

Walter Benjamin, Pasajlar

not: ayrıca oku: http://akildefteri-turkiye.com/arsivoku.asp?feox=41 ve üzerine düşün, zizek'i unutma...

* "
Yenilik anı, yeni oluşum, "Angelus Novus" -zamanı geldiğinde- birden belirecek. Bu yüzden bizim kuşağımız yeni bir anayasa inşa edebilir. Şu istisna ile ki, bu bir anayasa olmayacaktır..."
(toni negri, kurucu cumhuriyet)


çekidüzenle

0 yorum
ben cevap haklarını hep çok sevmişimdir, bir sürü cevap hakkım olsun, onları şöyle günü gelince tatlı tatlı kullanayım, gezdireyim orda burda... sonra hesabı da kapamam, bunları gene toplar, yıkar, ütüler, yerlerine kaldırırım, birgün gene kullanırım gerekli gereksiz.

birisi yazmadan ya da demeden de cevap hakkı yaratırım ben kendime, bazı arkadaşların birşey demesine bile gerek yoktur yani, ben illa yaratacaksam yaratırım kendi cevap hakkımı kendim kendime.

hatalıysam lütfen...

farmakolojik özellikleri

0 yorum
genç bakış diye birşey vardı tvde, dün maruz kaldım. abdüllatif şener vardı konuk, süleyman demirel universitasında konuklanmıştı. konuştu, saçmaladılar, saçmaladı, konuşamadılar. ama en azından bana eziyet haklarını kullandılar, aferim dedi babaları ve de anneleri eminim. kalktı 23 yaşındaki "höbölö" dedi sanırsam, oturdu 28'lik olan hönkürdü, ne dediler bilemedik. sonra gel vakit git vakit sızmışım. ama sızmadan beş önce kürsü diye birşeyin arkasına kocaman amcalar ve de aplalar çıktı. sonradan öğrendik bunlar öğrenci imiş... üzücü tabi.

telefona bağlandı bağıran bir adam. gazi babasını yad etti bana, şehit dedi, kutsal birşeylerden bahsetti, asmayıp beslemek kanına dokunmuştu, ada dedi, "o" dedi (ada? o? anladım gibi oldum), sonra yine gazi dedi, şehit dedi, iyi akşamlar dedi... bu arada süleyman demirel universitası talebeleri avuçlarını telefondaki adama feda ettiler, canları feda olsundu adeta. sonra erhanla ben bir ara birbirimize baktık, tvdeki akıl tutulmasının sebebini birbirimizin suratında arar gibi bön bön.

bön apetit

(6.11.07)

medley

0 yorum
bu yazı okunurken dinlenecek ( çünkü ben onunla yazdım): pink floyd, echoes, medley

ince ince ip ayıklar gibi, başka da bişeye yanaşmadan, kendince bir oyun oynayan bir adam oturağında. oturuyor mu? hayır bu kadar basit deil. pullarını kesiyor telaşla. doğruyor, ayırıyor, bıçağı kör, elleri kör, sigarası ilgisizlikten bitmiş, tükenmiş, bitap halde. ayağa kalkar adam, dururken öylece hepten terli duvara bakar, duvar terli adam sarhoş, sigara ölüyor, pullar yapış yapış, yanıyor duvar, yanıyor pullar, sigara sönerken adam pul yalıyor, pullar yanıyor, adam yalıyor pulları, kesiyor pulları, pullar kesiyor adamın dilini, adam yanıyor, sigara yanıyor, duvarlar sırılsıklam, pullar kesiyor dilini, konuşmayan duvarlar adamı yalıyor, adam, dilim dilim, masa duman altı, masa üstünde duman, altında pullar, duvar ıslak, sigara bitik, ama adam terliyor, bıçak elinin altında, eli ıslak adamın, sigara dilimliyor, duvarlar duman altı, sigara isteksizce yanıyor, sönüp duruyor pullar, adamın ağzı kan, adamın dili dilim dilim, bıçak adamın yanan elinde, pullar duvara yapışmış, duvarlar eriyor...

(bir aralar)

oyun

0 yorum
taş makası kırar, makas kağıdı keser, kağıt taşı paketler...

haysitdown!

0 yorum
ankara'nın valisi sandığım veysel eroğlu meer orman bakanıymış. hımm... "bak, ankara susuz kaldı mı? kalmaaaz... meslek sırrı, yüzde sıfır bile olsa kalmaz" buyurmuş. ne hoş insanlar var şu dünyada, hani gülsem gülerim, illa mendeburluk edeceksem döver rahatlarım, iyi ki gelmişim...

-meslek sırrı ayna sırrı gibi birşey diye düşünürüm, aynanın sırrı da bende aynacıların sırrı gibi çağrışım bırakır. sır dediğin, aynamız parlasın deyu camın ensesine onu bunu sürerken bulunan isli pisli birşey işte... amca sır demiş bir de, gizem katmış olaya-

eroğlu dediğin bir büyücü eloğlu...

boksör

0 yorum

faideli bilgiler

0 yorum
"disleksi doğuştan gelen gelişimsel ve travmaya bağlı disleksi olarak ikiye ayrılır. ... disleksi, gelişimsel okuma bozukluğu olarak da nitelendirilir"

annadım, nası oldu?

"travmaya bağlı"

annadım, şindi nasılsın?

"ikiye ayrık"

annadım. en güzeli...

böölece seni hiçbişi şaşırtmaz, ya da herşey şaşırıtır ya da her ikisi de ama buna takmazsın ya da takarsın ya da her ikisi de ama unutursun nasılsa ya da unutmazsın ya da her ikisi de ben iplemem nasılsa.

öptüüüm

günnerin topüğü-9

0 yorum
bir keresinde de balkonda karıncalara şeker vermiştim, çok sevdiklerini anlamış, yuvalarından içeri boca etmiştim kalanını. o günlerde şeker karneyle veriliyor olabilirdi, olsundu, benim tüm şekerlerim 5'ti bi kere.

(küçükken 3 yaşında olmak)
0 yorum



kimin çizdiğini not almamışım ancak müziği anımsamak üzereyim...

Tabula Rasa_2

0 yorum

Ehlileştirilmiş burjuva zevklerine değinirken, trekking deyu gavur yürüntüsü, step, fitness gibi uydurma sporlar, çeşmeden su içmek hayali bile kurulamazken artık işlenmiş içme suyuna rağbet, deniz ve güneş turizmi ya da alışveriş merkezi turizminin evrensel sarhoşluğu ve doğanın yeniden, yapay kurgusu. Müzik bir işyeri gürültüsü ya da arabada motor uğultuşu, resimler tişört baskısı, heykeller maskot ya da gümüşlüklerde birer biblo. Roma aristokrasisi bir vazo, Endülüs mimarisi, bir Ankara sundurma kapatması, Osmanlı tarihi birer kök boyalı kilim ya da kebapçılarda şark köşesi zırvaları olarak hala yaşıyor evet... Beğeni nerede kaldı? Mozart’ın sipariş üzerine bestelediği şarkıları dinlerken, bu topraklarda ya da dünyanın bir çok yerinde Aristokrasinin sanat hamiliği özleniyor olabilir. Ama nelere rağmen? Bir avuç finans simsarı spekülasyonlar yaparak cebe indirdiği paraları nerelerde aklıyor? Festivaller, spor müsabakalarında olabilir mi? Bir silah kaçakçısının koltuğunun altında çağdaşımız bir kitap boğuluyor. Yeni çağın mimarisi onların silikonik kaleleri mi? Aristokrasinin elleri daha mı temizdi? Demokritos gibi düşünmek diyalektiğin gereği mi yoksa bir zavallı teselli mi? “İyi ile kötü aynı şey” mi? Etik standartlarımızı olguları tekilleştirerek mi oluşturacağız? Herkes kendi etik kodlarını mı yazacak? Medya değil mi en baştaki ahlakçı ve en kolayı ondan ithal etmek mi ahlakı? Zıvanasına girme ihtimali yok mu bu devrin? Bu kadar saldırgan bir dönemin ardından yeni 'rasyonel' bir çağı mı bekleyeceğiz? Tanımlar eskidi diyenler yeni tanımlar uyduruyorlar. Uyanık olmak lazım, dünya için yeni ve ucube planları var. (8.9.3)


Tabula Rasa_1

0 yorum
Düşüncemin ayak izlerinin takip edilmesi, bir bilmece ve oyun tutkunu olarak beni bile rahatsız eder. Kaldı ki sizler, oyunlardan da anlamayanlar, ne kadar huzursuz olsanız yeridir. Konuşurken ya da yazarken sürekli ihtiyatlı davranmak burada, adeta bir refleks haline gelmiştir. Söylenmek istenenin etrafında dönüp durulur. Her zaman kafamızdan geçenin, düzenlenmiş, paketlenmiş, terbiye edilmiş ve hatta iğdiş edilmiş bir kopyası sunulur. Hatta eğer yazmaya kalkışmıssak bu sefer cümlelerin hatta kelimelerin arası iyice ayıklanmak, daha bir süzgeçten geçirilmek zorundadır. İmla hataları, noktalama yalnışları, okunaksız bir yazı gibi bir çok etkenle aynı anda baş etmek gerekir. Konuşurken kullandığımız esler, ses tonlamaları, jest ve mimikler de bize yazarken yardım edemez. Böylece zihinde başlayan ve bazen aklımızda fırtınalar estiren bir süreç dile döküldüğü anda uğradığı kan kaybına, yazıya dökülürken artık dayanamaz hale gelir. Hatta bu öyle ilginç bir süreçtir ki, asla düşüncenin hızına yetişemeyen dile dökme işleminin yavaşlığı, düşünceyi bir kez daha gözden geçirme fırsatı da tanır, üstelik hiç nefes almadan dillendirdiğimizi sanırken bile. Sonuçta ortaya hesapta olmayan açılımlar çıkar. Yazarken kaybettiğimiz şeylere, kazandıklarımız sayesinde avuntu buluruz... Peki ama kaybettiklerimiz hakkında bir fikrimiz var mıdır? (22.1.3)

kabus

0 yorum
Karnımın acıktığını söylediler. (Sakız çiğnerken, aynı çekirdek yerken olduğu gibi bazen kendimi durduramam). “Hayır” dedim, “şu anda ilgilenmiyorum”. Bunun üstüne bunun bir teklif olmadığını ima eder gibi ellerini bellerine koydular. Beni daha önce hiç dövmedikleri halde, ürperdim. Tehdit ettikleri belliydi.

Sofrada tek tabak vardı. İki kepçe lahana yemeği koydular tabağa ve belki de kaçmamdan çekindikleri için iyice yaklaşarak beni omzumdan yakalayarak oturttular. Masaya çatal koymamışlardı “bu şartlarda nasıl yerim” diyerek ellerimim tabağın iki yanına koyarak masaya eğildim. Aslında bu söylediklerimden dolayı kafamı da kaldıramıyordum ya yine de bozuntuya vermeden ve göz göze gelmekten kaçınarak kafamı hafif hafif sıkıntı ile salladım. Bu taktiği bir arkadaşımdan öğrenmiştim. Ağırca iki yana ve hafif eğik olarak sallanan bir kafa, karşındakine seni ezmelerine fırsat verdirmeyen bir davranıştı. Biraz daha bekledim. Ancak masaya daha da yaklaştıklarını ayaklarından gördüm. Böyle dememem, daha dikkatli ve saygılı konuşmam gerekirdi. Kendimi affettirmek için bir şeyler yapacaktım şimdi. Hemen o anda kaşığı farkettim. Aslında ben kaşık ile yemek yemekten nefret etmişimdir her zaman ancak bu sefer gözümü kapamak pahasına bu denemeyi yapmalıydım. Kaşığı elime alır almaz, bir kaşığın bir çatala göre ne kadar ağır ve hantal olduğunu düşündüm. Sanki Obur insanlar için üretilmiş bir şeydi çünkü ancak obur birisi bu zahmete rağmen yemeğini bitirebilir. Kaşığın ucuna bir parça lahana yaprağı aldım. Yarısı tabağın içine doğru sarkıyordu. Galiba pişmekten erimişti. Gerçekten de düşündüğüm gibi yaptım ve gözümü kapatarak kaşığı ağzıma götürdüm.

Kaşık dilime değdiğinde kusmamak için hemen ağzımı kapattım, ama bu seferde gözlerim yaşarmaya başladı. O kadar germiştim ki kendimi, sıcak yemeğim dilimi kavurduğunu ancak gözlerimdeki yaşlardan anladım. Büyük bir terbiyesizlik yaparak hemen ağzımı açtım. Sıcak buharı dışarı üflemeye çalıştım. Kendimi ateş kusan bir ejder gibi gördüm bir an ancak oyun oynayamayacak kadar canım yandığı için, hemen derdime bir çözüm arayışı içine girerek doğruldum etrafımda bu acıyı söndürebilecek bir bardak su aramaya başladım.

Bu sırada masadan kalkmamdan korkarak ve kolumdan tutarak beni aşağıya doğru bastırdılar. Artık bağırmak üzereydim. Midemin bulantısı bile geçmişti. Lokmayı ağzımda gezdirmeye başladım çünkü dilimin üstünde sabit bir yerde kaldığı sürece o bölgeyi kavuruyordu. Aslında damağım dilimden daha çok acıyordu, etinin soyulacağına emindim.

Yavaş yavaş soğumaya başladı lokma. Ter içinde ve ne yediğimi bile anlamdan hemen yuttum. Isı düşüyordu. Bu sırada yanımdakiler biri -yemeği yarım bırakacağımı düşünmüş olacak- kaşığı eline alarak tabaktan kaşık dolusu lahana ergisini burnuma doğru yaklaştırdı. “Yoo, bu kadarı da fazla. Kendim yemeyi tercih ederim. Rica ediyorum bu şekilde davranmayın” dediysem de faydası olmadı. Sanki beni duymuyorlar, uzaktan, benim duyamadığım bir yerlerden gelen bir ses tarafından komut alıyor sonra da bu emri tavizsiz uyguluyorlardı. Donuk bir ifade sezdim yüzlerinde.

Masanın üzerine sarkmış ampulün ışığı gözlerime batıyordu. Masanın ucunu göremiyordum ama uzunca bir masa olduğunu tahmin ediyordum. “Keşke masaya yaklaşırken, yani ayaktayken, yani ışık henüz bu kadar yakınımda değilken baksaydım” diye geçirdim içimden.

Kaşık dudaklarıma değmişti bile. Biraz direnç göstersem üstüme dökülebilirdi içindekiler ve buna da aslında en çok benim canım sıkılırdı. Düşünsenize bütün gece hatta banyo gününe kadar içyağında pişmiş pirinç ve lahana kokusu üstümden çıkmazdı o zaman. Bu düşüncelerle tüm kaşığı ağzıma aldım. Ellerim gerginlik içinde sandalyenin kolçaklarını sıkıyordu; yine terlemeye başlamıştım. Ancak bu sefer korktuğum gibi olmadı ve ne ağzım yandı ne de midem dışarı uğrayacak gibi oldu. Lahananın tadını bile almıştım. Yağı biraz pis kokuyordu, ayrıca pirinçler de su çekmekten iyice şişmiş, damağımda bile eziliyordu.

Artık tabağın içinde son birkaç pirinç tanesi, yemeğin kırmızımsı yeşil biraz da sarıya kaçan renkteki suyu içinde yüzüyordu.

deneme

0 yorum
ters bastım çayıra
düzden çık dedi düzden çık
ters çıktım teepeyee
düzden gel dedi düzden gel
ters baktım terastaaan da terss
düzattı eğildi bakmadan
düz baktı
düzattı ve tersyattı
yattım...

medeniyet

0 yorum
Medeniyeti kavram olarak ilk kullanan Mirabau 1756’da “yürekleri yumuşamış, başkalarından şiddete dayanarak intikam alma arzusundan arınmış (yontulmuş) kişileri” medeni insanlar olarak nitelendiriyordu.

bir kadının içinden geçebilir mi bir erkek ? ben geçerim...

0 yorum
ortadaki lazımlığın en kenarındaki sinek hiç mi ağlamaz? yeni bir saçlık işte öyle mi ? huyların değişiyor ve delik bir toprak havuzdan çıkmış kırmızı bir gülmerdane ne diyor dinle:
“kemen kuşlarda öyle geçen ise sadece yeşil bir korvan ne zaman fark edersen bunu tanı işte o zaman kendini...”.

hiç endişe yok, rahat, yumuşacık ve enfes... ssssss dinle, DİNLE, sss..... hadi kalk gidiyoruz şimdi çünkü yukarıda fundalık var. koşmanı istemiyorum hayvanlar koşar çünkü, gel...
otur ama ürkütme kayık balıklarını, yoğurmaya başlayabilirsin ama dikkat et, tamam mı? ez, biraz da kahır çek bakalım, yoğur... kuyva ekle yavaş yavaş, dikkat et elin yanmasın. sana merdane de lazım ama kızdıyorsun beni.
kemik rengi kadar bulantı verici bir hal aldı bu taam. kusalım o zaman hadi. boğazıma ip sokmalısın ve tereddüt etmemelisin en dibinden tutarak tamamını.

geri geri gitmek neyi çözer ki? kokuyu belki ama onu da gördü kerdu. yerlerde gerçek kuşlar var diye yine saçmalıyorsun deme. hep yaptım bunu biliyorsun.

yoklama

0 yorum
Kulakları mis kokuyor gibi geldi bana uçan elleri vardı arkasında salınan. Bir gün hiç beklemedi beni, koşarak kaçtığını sanıyorum, fransaya doğru. Halbuki togoya gidelim demiştim daha geçen günlerin birinde, hatırlamıyorum. O gece rüyamda mor satenden bir perde gördüm. Kırmızı bir kuşakla pencerenin kenarına toplanmıştı. Saksımdaki sardunya, açık camdan dışarıya uzuyor, sonra da toprağa değene kadar aşağılara iniyordu. Gövdesine sarılarak aşağılara bir yerlere atladığımı düşünüyorum. Uçuyordum geçenlerde buna benzeyen bir gecede, ormandaydım üstelik. Dallara çarpmadan aralarından hızla süzülüyordum. Alçalıyor, yükseliyor manevralar yapıyor ama hiç hızımı kesmeden yoluma devam ediyordum. Yanlarından geçerken maymunların başlarını okşuyordum, kuru yaprakları ayıklıyordum dallardan, çok sevdiğim bir ağaç gördüğümde çocukça etrafında birkaç kez dönüyor taklalar atıyordum. Gecenin sonunda çok yorgun olduğumu hatırlıyorum. Mutluluğum onun elindeydi ama o gece korkarım ki ayrı yönlere uçmuştuk, bunu şimdi anımsadım. Üşüyorum.

gözlemler-41

0 yorum
Salyangozun salgısı altında kalmış toprak, tepesindeki zarlaşmış tabakanın yanlarından nefes alacaktır. Az önce yan yana ama ayrı duran birkaç kum tanesini ise birbirine bağlayacaktır. Opak bir topak oluşacaktır, gümüşi saydamlığın altında. Tüm sezişlerden uzakta inceden bir hava akacaktır üzerine. Hava kokan bir rüzgar gecikmeden gelecektir ardından. Nefti yeşil, kil kızılı... humus rengine çalan bir sarı, gün en tepedeyken, ağaçların altında sessizce, bildiği gibi yatacaktır. Köklerden paramparça olmuş toprak az sonra otuz santimden, 5 santime kadar her katından bir milyon fışkıracaktır.

Az önce çürüyenin izinden şimdi bir filiz, üstündeki topağı zorlamakta. Taze bedeni kırılgan, kaygan, nemli. Ama buna rağmen aceleci, delişmen, heyecanlı. Bir verişte iki-üç yaprak birden veriyor. Salyangoz günün batışına doğru ağırdan uzuyor. Filiz, 15 santimden nasibini arıyor. Fısıl fısıl bir meltem akşamı çağırıyor. Gün dönmek üzere, kış kapıda...

ısıkaybı

Fotoğrafım
yalnızlık ürpertmez, ürperten ısıkaybıdır.