bağımsız medya'da son duruma küçük bir değim!

0 yorum
istanbul.indymedia.org'un iki haftadır kapalı oluşunun ardındaki saldırının kokusu burnuma "kontr" çeken bir "iç güvenlik siyasetinin" kokusu olarak geliyor nedense.

Indymedia'nın tamamen sansürsüz platformu, tek "kural" olarak ortaya koydukları "ırkçı" olmayan ve temel haklara saygılı davranan tüm yayınlara geçiş izni verirken, eleğin üstünde de elbette bir takım tortular birikecekti. Yani sadece yukarıda saydığım kriterlere uymayan ve elbette teknik (tekrar edilmiş, okunamaz, erişilemez sahte link vs.) gerekçelerle kaldırılan iletilere engel konulmaktaydı izlediğim kadarıyla. Peki o halde saldırının nereden geldiğini sezmek çok mu güç? Pis bir koku alıyorum...

(Üstelik bu kadar uzun sürmesi de ayrı bir kaygı vesilesi; daha önce uluslararası ağının iletişimi de çeşitli defalar çeşitli ülkelerde engellenen indymedia, bu tip saldırılara da yabancı değildir sanırım... ama şimdilik iki haftadır uğraştıran bir hasar, benzerlerinin üstünde bir hali işaret ediyor sanki.)

Öte yandan %52.org'un da uzun süredir (taa Aleksis'in öldürülüşünden bu yana) yayınlarını askıya aldıklarını görüyorum. Aleksis'e bir saygı duruşu olarak anladığım ilk haftalardaki sessizliği ayları aşarak uzayınca bir sürü soru getiriyor akla. Umarım bunun nedeni sadece uzunca bir destek suskunluğu ya da belki de siteye emek koyanların Atina yolculuğudur...

denemelerim

0 yorum
1- hislerini deneyimleme kapasitesini kaybedince kişi, takvimden çıkarılmış gibi olur...
büyük kentin mimarı ise bu hissiyatın pazar günleri gerçekleştiğini bilir.

1- deneyimlenen duygular için kapasitesini kaybeden adam, sonunda takvimden düşer...
büyük kent konutçusu bilir ki bu his pazarındır.

1- takvimden düşmüş olarak hislerini deneyimleme kapasitesini kaybeden adam...
büyük kentin inşacıları bilir ki; bu hissiyat pazar gününün hissiyatıdır.

1- adam kim kaybeder kapasitesini deneyimlenme için hisleri o olarak düşer takvimden....
büyük şehir konut inşa edicisi bilir bu duygulanım pazarda.

dinle küçük adam..!

1 yorum

"…Büyük adam, senin hoşuna gitmek için, senin o beş para etmez dostluğunu kazanmak için, kendini senin düzeyine indirmek, senin gibi konuşmak zorundadır, Küçük Adam; senin özelliklerine bürünmek zorundadır. Ama senin özelliklerine sahip olsa, senin dilini kullansa, dostluğunu kazansa, artık büyük, gerçek ve sade olmayacaktır. Kanıt mı istersin; Senin dilediğin gibi konuşan dostların olmadı asla.

Senin bir dostunun büyük bir başarı sağlayacağını sanmaz, buna inanmazsın. Aslında içinden kendini küçük görüyorsun; hatta –ya da özellikle- değerli, onurlu olduğunu gösteren şeylerle böbürlenirken bile küçük görüyorsun kendini; kendini küçük gördüğün içindir ki senin dostun olan birine saygı duyamazsın. Seninle aynı masada outran ya da seninle aynı evde yaşayan birinin herhangi bir büyük iş başaracağına inanmazsın. Senin yakın çevrende, Küçük Adam, düşünmek çok güçtür. İnsan ancak sana değgin düşünür, seninle birlikte değil. Çünkü büyük düşünceleri, geniş kapsamlı düşünceleri gırtlaklarsın sen… kocana inanmazsın, ama gazetelerde yazanlara, anlasan da anlamasan da olduğu gibi inanırsın.

Bak, beni dinle, Küçük Adam: içinde bulunan iyi ve değerli şeyleri duyamaz oldun artık. Boğdun bu iyi duyguları, gırtlakladın. Başkalarında –çocuklarında, karında, kocanda, babanda ve ananda- bulunduğunu sezinlediğin an kalkıp onlardaki iyi şeyleri de öldürüyorsun. Küçüksün sen ve küçük kalmak istiyorsun…"

Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam, Payel yay., 3. basım, Ekim 1984, İstanbul

sinikler

0 yorum

“Bugün sinikler yani toplumu anlayan ve ona alaycı ve eleştirel bir şekilde bakan insanlar, toplum karşısındaki yabancılıklarını, depresyonlarını ve hatta melankolilerini kontrol altına alarak topluma katılmayı öğrenmiş durumdalar. Bu sinikler, toplumu olduğu gibi, bütün kötülükleriyle gördüklerini düşünürler, ama asla değişemeyeceğine inanırlar. Bu yüzden de topluma katılırlar... daha da ötesi sinikler değişmeye karşı direnirler. Böylece toplumu, tüm kötülükleriyle birlikte ve en sofistike biçimde korumayı üstlenmiş olurlar.”

Ergin Yıldızoğlu (yani sanırım o)

öykü yazan adam

0 yorum
Artık iyice daralmıştı. Ekonomik göstergelerin tuhaf, anlaşılmaz hale getirilmiş terimleri arasından bir yolunu bulup resmin tamamını okuyamaz hale gelmişti... bu nedenle de kendini çaresiz hissetmesi bir yana ahmak gibi görüyordu. Herşeyin ortada olduğunu, ama olsa olsa biz salakların bunu yorumlayamadığı telkinini yememiz için televizyonlarda sunulan ekonomi-politik tartışmalarıyla önüne konan göstergelerden emin olamıyor, çözüm önerileri ya da kestirimlerin niyetini ise ancak sezebiliyordu. Üretim mallarının döngüye girdiği piyasalar, “para piyasaları”nca tayin edilen “racon”a uygun şekilde hadım ediliyor bunu yaparken de ulu bir “ekonomizm”den destek alıyordu, hissetiği de işte hepi topu buydu.

Fakat tüm bu “makro-ekonomik” resmin kıyısında bir boya lekesi gibi öylece asılı duran işi artık tehlike altındaydı. Dört aydır maaş alamadığı gibi yemek parası da kesilmiş olduğundan karın tokluğuna dahi çalışamıyordu. Bırakıp gitmek en kolayı gibi görünüyor ama içeride birikmiş ücretleri ve tazminat haklarını alabilmek için bekliyordu.

İşte bu sıkıntılı günlerde, sıkıntılı günlerinde bir çıkış yolu bulabilmek amacıyla internetten birşeyler tararken karşısına çıkan bir öykü yarışmasına, sırf para kazanabileceği umuduyla iki günde bir öykü yazıp yolladıktan sonra hayatı değişen bir adamın öyküsünü yazmaya başladı. Bu öyküyü hiçbir zaman yollamadı ancak sonraki günlerde gelişen tuhaf birkaç olay yüzünden hayatı değişecekti. Ancak şimdi bizim konumuz bu değil, adamımızın bu serüvenidir. Öykü yukarıda dediğimiz gibi bir hikayeye dayanıyor ve şu şekilde başlıyordu:

“Artık iyice daralmıştı ve bu sıkıntılı günlerinde bir çıkış yolu bulabilmek amacıyla internetten birşeyler tararken karşısına çıkan bir öykü yarışmasına, sırf para kazanabileceği umuduyla iki günde bir öykü yazıp yolladıktan sonra hayatı değişen bir adamın öyküsünü yazmaya başladı...”

Yazdığı bu satırlar adama tanıdık geliyordu zira tanıdık geldikçe tuhaf bir hisse kapılıyor, bulunduğu zemin sanki buz tutmuş da bir yandan donuyor bir yandan bir tünele doğru kayarak uzaklaşıyordu. İşin aslı dışarıdan da görünen oydu ki o anda bulunduğu pozisyon çok tuhaftı, fakat bu tuhaflığı getiren onun bu haldeyken oturmuş bir hikaye kaleme alıyor oluşu daha da tuhafı bundan maddi medet umuyor olmasıydı. Oysa kendisi de çok iyi biliyordu ki bu ülkede yazından para değil düşman kazanılırdı. İleride bunu şöyle açıklayacaktı:

“Ben de farkındaydım ki o zor ve köşeye sıkışmış vaziyette oturup bir fantezi üzerine sakince hikayeler kaleme almak, üçüncü krizindeki Sokrates’in boş iyimserliği gibiydi. Ama tam olarak da öyle değildi zira içinde bulunduğum bu edimsizliğe ve edimsizliğin çaresizliğine ve çaresizliğin ölüm sessizliğine de bir moral olacaktı bu, başka bir gaye aramak da gülünç kaçıyordu zaten.”

Gülünç kaçan şey bu öyküyü bir yarışmaya sokup ödül beklemenin ta kendisiydi. Aslında bunu söylerken sadece oradan gelebilecek para ödülünü değil adı ünlenmiş bir öykücü olarak tanınmanın hazzını da kastediyordu.

Konu etrafında dolaşmak ne kadar çekici olsa da öyküye yani asıl konumuza dönelim; öyküsüne devam ettiği ertesi gün, uyuyup da uyanmışlığın verdiği bakış farkıyla olsa gerek hikayeden uzaklaşıp, öyküsünü yazma hikayesi üzerinde durmaya başladı. Saatler boyu yazıp yazıp sildiği paragraflar boyunca öyküyü değil, öykü yazan kendisini görüyor ve onu anlatmak için yanıp tutuşuyordu adeta. Bu gidişte öykünün yazılamayacağını, daha önce başlayıp başlayıp bıraktığı sayısız denemesinden biri olacağını bilmek bile canını sıkmaya yetmiyordu, anlattığı kendi hikayesiydi. Saatler sonra sonunda bilgisayarına kaydettiği paragraf şu şekildeydi:

“Yazdığı bu satırlar adama tanıdık geliyordu zira tanıdık geldikçe tuhaf bir hisse kapılıyor, bulunduğu zemin sanki buz tutmuş da bir yandan donuyor bir yandan bir tünele doğru kayarak uzaklaşıyordu. İşin aslı dışarıdan da görünen oydu ki o anda bulunduğu pozisyon çok tuhaftı, fakat bu tuhaflığı getiren onun bu haldeyken oturmuş bir hikaye kaleme alıyor oluşu daha da tuhafı bundan maddi medet umuyor olmasıydı...”

Artık iyice daralmıştı...

küresel yap-bozun 7 gevşek parçası

0 yorum























"Niçin Savaşıyoruz? Dördüncü Dünya Savaşı Başladı * " dan bir görselleştirme denemesi.

ayr.bkz.:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=direnis+cepleri

voltaire vs bakunin :)

0 yorum



annus terribilise

0 yorum
lat. korkunç yıl
yanl.yor.lat. korkunç anüs
çağr.lat. kıça giren yıl

* ekşiye tşk

ayr.bkz.: http://isikaybi.blogspot.com/2009/01/2009-diye-kod-ad-olmas-tuhaf-gelmeye.html

küçücük fıçıcık

0 yorum
Amsterdam'da tek bir gün geçirme şansınız var, zira Antwerp'ten dönüş uçağınızı bilerek Amsterdam'dan ayarlamanıza rağmen sadece son iki gününüzü oraya ayırabilmişsiniz.

Buralardan gidildiğinde midir nedir, ne Hamburg, ne Antwerp ne Barselona'ya benzemeyen bir gariplik var bu kentte. küçücük ama içi dolu turşucuk gibi birşey. Elli tane şey anlatılabilir ve burada bir daha anlatmam ise tekrara kaçabilir. Sadece netten bile yüzlerce yazı binlerce fotoğraf incelenebilir. Ama başta dediğim gibi bu tuhaf, keşfetmek isteğini kamçılayan bu kentte sadece bir gün geçirme şansın olsa bu günün yarısını bir müze binasının içinde geçirir miydin?




















Evet. Amsterdam'daki tam 4 buçuk saatimi Van Gogh Müzesinde geçirdim. Çıktığımda tabanlarım sızlıyordu ve sersemlemiştim, ama sersemleten yorgunluk değil müzenin zaman-dizinsel ziyaret rotası üzerinde gittikçe artan şaşkınlık, hayranlık ve kederdi. Daha önce çok resmini görmüştüm, bayılmıştım ama gördüklerimin hiçbiri görmekte olduklarımdan biri bile değildi sanki. Bir resmin birebir etkisinin, bir performansın eş-zamanlılığının bu denli güçlü olabileceğini daha evvel nedense kestirememiştim. Zaman-dizinsel seyir zaten bildiğim ya da bildiğimizi sandığım sona doğru ilerlettikçe yanılgımın da ötesinde derin bir hüzne, bir kaygıya kapıldım. Sanki az sonra, büyük ihtimalle "son tablosunda" onun ölümüne tanıklık edecekmiş gibi. Sarı rengi kullanışından bahseden hiçbir yazı orada gördüğüm sarıyı anlatamamıştı, hiçbir tasvir o rölyefe kayan boya katmanlarını betimleyememişti sanki.

Evet ilk kez gidilen bir kentte, üstelik bu kent Amsterdam bile olsa, sadece bu serginin ziyareti bile tek başına bir seyahattir derim ben.

ikibindokuz onsekizbin eder

0 yorum
Bu yılın kod adının 2009 olması tuhaf gelmeye başladı bana, yıl gibi değil de sanki seri üretim bir malın aradaki öylesine, birbirinin tıpa tıp aynı numunelerinden bir parti gibi. belki de bu yüzden arada kalacak, yitip gidecekmiş gibi bir his var içimde bu yıla dair. ama hemen bir dipnotla kendime cevap vereceğim, o da ayrı yani...

(uzunca düşünmeler, monitöre ayrı, klavyeye ayrı bakmalar, duvardan mana ummalar ve bir süre sonra)

neyse ben bir dipnot yazacağım şimdi:

dipnot: ben birşeyi hissediyorsam ya da mesela bir şans oyunu oynuyorsam çok ciddi ve vahim bir şekilde tam ters yöne doğru gidiliyor olabilir. bununla ilgili burada sayısız örnek geçmek istemiyorum ama şu kadarını diyeyim ki; insanlığın selameti için yukarıda dediklerimin arkasında durmak boynumun borcudur, o kadar...

Prisoner 819 did a bad thing!

0 yorum




















Malum deneyin yanılmıyorsam 4. gününde Zimbardo, deneyi yeni bir evreye taşımaya karar vererek gerçek bir rahibi mahkum deneklerle konuşması için Stanford'a çağırır. Rahip, kalan (zira ikisi daha önce değişik sorunlar nedeniyle gitmiştir) mahkumlarla ayrı ayrı görüşürken hepsine can alıcı bir soru sorar: "evladım, buradan çıktığında ne yapacaksın?"... Bu soru denek mahkumları fena halde afallatsa da deney yöneticilerinin az sonra yaşayacağı şaşkınlık karşısında bunun lafı bile olmaz.

Rahip, denek mahkumlara, buradan çıkabilmeleri için bir avukatla görüşmeleri gerektiğini bunun için ise isterlerse aileleri ile konuşabileceğini söyler. Denek mahkumların bir kısmı bu teklifi kabul edecek ancak numara 819 rahiple görüşmeyi reddederek hücresinde kalacaktır. Kendini hasta ve bitkin hisseden 819 yemek yemeyi reddetmekte ve rahip yerine bir doktorla görüşmek konusunda ısrarcıdır.

Fakat 819 bir süre sonra ani bir karar değişikliğiyle rahiple görüşmek için (ki bunun nedeni rahibin avukat teklifi olabilir) hücresinden çıkmaya ikna olur ve rahiple başbaşa kaldığı sırada birden sinirleri boşanarak ağlamaya başlar.

Bunun üzerine odaya giren deney yöneticisi prof. Zimbardo, 819'u sakinleştirmeye çalışarak dinlenme odasına götürmek üzere görüşme odasından çıkarır. İşte bu sırada koridorda dizilmiş ve 819'u bekleyen diğer mahkumların başındaki gardiyan denek; "numara 819 kötü bir mahkum, çünkü hücresi çok dağınık!" diye slogan atar gibi bağırarak bunu diğer mahkum deneklere dikte eder. Mahkum denekler hep bir ağızdan "prisoner 819 did a bad thing!" nakaratını ciddi bir tavırla uzun uzun tekrar ederler.

Bu beklenmedik tören karşısında 819 olduğu yerde çakılıp kalır ve Zimbardo'nun artık deyeyi bırakması gerektiği yönündeki ısrarına rağmen devam etmek ve kötü bir mahkum olmadığını ispatlamak istediğini söyler. Zimbardo adamın kontrolden tehlikeli şekilde çıktığını, gerçek dünya ile bağının kopmaya başladığını anlayarak onun için deneyi bitirir. Ona adının ..., kendisinin doktor Zimbardo ve bunun da bir deney olduğunu, buradaki insanların birer mahkum değil denek olduğunu ve gitme vakti geldiğini söyler.

Deneyden sonra yapılan görüşmelerde sadece 819'un değil, diğer birçok mahkum deneğin de uzun süre deneyin etkisinde kaldığı görülecek, bu durum ise Nürnberg mahkemeleriyle bilim dünyasına giren bilimsel araştırma etiği standarlarına göre tartışma konusu olacak, bu deneyin bir tekrarının yapılmaması (gerçi yanlış bilmiyorsam yapıldı ama) konusunda karar alınacaktır.

zizek'ten üç uyarı

0 yorum

Aslında aylar önce Raşit abinin çevirisiyle okuduğum aşağıdaki Zizek söyleşisinin Yunanistan’dan sonra yeniden okunması, toplumsal hareketlere dair güncel reflekslerin Zizek’in şaşırtıcı zekasıyla analizinin üzerinde yeniden durulması yakışıklı olacaktır diye düşündüm;


.....

Walter Lippmann normal zamanlarda demokrasinin işleme koşulunun, halkın karar verici seçkinlere (elit) güven duyması olduğunu gösterdi. Bu durumda halk hükümdarın işlevini görmekte. Edilgen bir şekilde konuyu incelemeksizin onay imzasını atma görevi. Oysa kriz ortamında sözü edilen güven uçup gider. Benim tezim şu: öylesi koşullar konjonktürler olabilir ki demokrasi artık işlemez, böylesi koşullarda halk seferberliğinin oluşma tarzları, biçimleri yeni baştan ortaya konabilmelidir.

Robespierre’de ilgimi çeken, Walter Benjamin’in “tanrısal şiddet” biçiminde dile getirdiği halk hareketleri ile birlikte püsküren (indifa) şiddet biçimidir. Şahsen fiziki şiddeti sevmem, ondan çekinirim, ama gene de malum geleneksel halk şiddeti geleneğinden vazgeçemem. Şiddetin ila kişiler üzerinde uygulanması da gerekmez. Gandhi örneğini ele alırsak, Gandhi yalnızca mitingler örgütlemedi ön ayak olduğu boykotlar aracılığı ile güçler dengesini yeni baştan kurdu. Sistemden dışlanmış olanları savunmak, çevreyi korumak, zorunlu olarak yeni baskı yöntemleri şiddet yöntemleri oluşturmayı gerektirecektir. Kapitalizmin tırsmasını sağlamak; öldürmek için değil ama bir şeyleri dönüştürebilmek amacı ile. Aksi halde daha da büyük bir şiddetin köktenci bir şiddetin yeni bir mutlakiyetçiliğin /otoritarizm) pençesine düşmek mukadderdir.


Entelektüelin çabası felaket senaryolarını önlemeye, olguların değişik bir açıdan görülmesini sağlamaya yarar. Deleuze, “yanlış yanıtlar var ise mutlaka yanlış sorular vardır” diyordu. Bir felsefeci meclisi kitleleri seferber edecek bir proje ortaya koyamaz. Ancak fikirler ortaya atılır ve belki bunların arasında ele alınacak olanlar çıkabilir. Fransa’da yaşana banliyö isyanları ütopik seviyede de olsa herhangi bir düşünceye eklemlenmiş değildi. Trajik olan bu durumdur.

.....


http://www.liberation.fr/actualite/politiques/310422.FR.php

çeviren: Raşit Gökçeli

cehennemden gelen eli baltalı kancık kahpe

1 yorum
yani pj harvey...

ne kadın..!



















Sanırım birşeye duyduğum gereksinimi dışavuruyorum ama bu şeyin ne olduğunu tam bilemiyorum. Onu karanlıkta ararken bocalayıp duruyor gibiyim, bu da şarkılara böyle yansıyor. Belki beni ısıtması için aşka gereksiniyorum, belki de ihtiyaç duyduğum yalnızca bir elektrikli ısıtıcıdır.

.....
Geçmişte ne zaman birisi beni bir kadın olarak ansa kendi kenime “hayır ben bir genç kızım” derdim, ama artık gerçek bir kadın gibi hissediyorum –daha yaşlı bir kadın gibi. Yaşlanmaktan hoşnutum.

.....

Beyaz saç tellerine rastlamaktan gerçekten hoşlanıyorum ve bütünüyle beyazlaşmalarını bekleyemem. Umarım saçlarım gümüş beyaza dönüşür çünkü gerçekten sıkıcı beyazlıkta saçlarınız olabilir ki bunu hiç istemem. Ayrıca yüzümün ve dişlerimin daha farklı göründüğünü farkettim, bu da çok hoşuma gitti; 40’ıma ulaşmayı dört gözle bekliyorum.

.....

Son zamanlarda başka şeylerin müzik yapmaktan daha önemli olduğunu farkettim. Isıtma sistemim habire bozuluyor, çamaşır makinem de öyle. Bunlar, bir söyleşi için endişelenmekten çok daha önemli. Golf pantolonumu yıkamak istiyorum ve yıkayamıyorum diye düşünüyorum. Herşeyi bütünüyle doğru anlamaya bu kadar önem vermiş olmam üzerimdeki baskıları hafifletti ve hem müzik açısından hem de kendi içimde gevşememi sağladı. *

* ("Alışılmadık Sesler", çekip çeviren: Hira Doğrul, Dost yay.)

benzeşim

0 yorum
1 Julio Cortazar; "historias de cronopios y de famas", “kaplumbağa ve cronopio” meseli:

“kaplumbagalarin surate hayran oldugunu soylemeliyim size - ve bu cok dogal.
esperanzalar bunu bilirler ve umursamazlar.
famalar bunu bilirler ve cok gulerler.
cronopiolar bunu bilirler ve bir kaplumbagaya rastladiklarinda ceplerinden renkli tebesir kutusunu cikarip hayvanin sirtina bir kirlangic resmi cizerler...”

2 Mahatma Gandhi:

“Önce sizi görmezden gelirler, sonra size gülerler, sonra sizinle mücadele ederler, sonra siz kazanırsınız.”

beklemek

1 yorum

Yazmaya başlamadan evvel yazacağının üstüne düşünüp etrafını tartma edimi sırasında kafanda yazdığın metin, iç ses, yazmana engel olduğu zaman geriye kalan sadece bu durumu şikayet etmek oluyor. Yazmak yerine yazmanın anatomisi ve ruh hali üstüne yazıp durmamın ve bunu sayısız kere tekrar etmekten dolayı konunun enflasyonist bozumuna dayanarak hemen yazı biter bitmez onu ortadan kaldırışımın arkasında yatan gerçeklik üstüne yazmamın nedeni de bu.

Bu durumun daha ileri analizine girişmeden önce benim için kaçınılmaz bir sonucundan bahsetmem gerek. Düşünce akışı, serbest çağrışım ya da adına ne denirse densin kelime ve anlamı serbest bırakarak duraksamaksızın, es vermeden yani araya tartımı sokmaksızın yazmak yukarıda anılan duruma harika bir ilaç. Böylece iç sesten kurtulmak yani dile gelen ne varsa dolaysızca kağıda aktarmak mümkün oluyor. Ancak bu yöntemin de gözetilen hedefe göre çeşitli yetersizlik ya da kusurları var. Herşeyden önce bunlardan ilk akla geleni anlatılamak istenilenin kelimelere dökümünün yeterli isabetle olamayacağı fikridir. Yani tartımsız bir faaliyet düşünceyi (ki aslında burada düşüneceyi yine tartım anlamında kullanıyorum, öteki türlü serbest metod da düşünceden uzak bir metod denilemez) kelimelerin ve onların ardışıklığının yol açtığı ses uyumunun arkasında saklı bırakmaktadır savı. Ancak bu durum konumun temeli olan düşüncenin yazıya bent kurması meselesini de hem açıklıyor hem de çözüyor zaten. Yani bu savı desteklediğim durumda zaten doğrudan bu metodun beni problemimin çözümü olduğunu iddia edebileceğim.

Fakat serbest metodun bir sakıncası daha var. Her ne kadar kelimeleri hatta daha da ileri gidersek harfleri (dadacı denemelerden bahsediyorum) serbest bırakabilmek, ne olursa olsun yine de politik olarak bir anlam ihtiyacında olan benim gibi birisini sınır çizmekte aciz bırakabiliyor. Çünkü bu haliyle yazma edimi başlarında çok akıcı ve tatminkar bir seyir izlerken ilerleyen satırlarla birlikte yavaşça zıvanadan kayma hissini takip eden bir kontrol güdüsüne yerini bırakıyor. İşte tam bu noktada da işin içine o eski acı dilli dost giriveriyor: tartım. Bu arada çizginin yeni ve kalınlığını belirlemek, metodun baştan helakına bile yol açabilir.

Ancak bu duruma da bazı ilaçlar geliştirilebiliyor tabii ki. Mesela yazıları çok kısa öyküler boyutunda bitirmek, fiziki (parmakların ya da sırtın ağrımsı gibi bu metodda hiç de yabana atılamayacak komplikasyonlardır) ya da konsantrasyonla ilgili kayıplardan ötürü ara vermek gibi. Ancak bu tip önlemlerin varlığının da birer sınır çiziyor olmasından ötürü metodun halen sağlıksız olduğunu itiraf etmem de gerekiyor.

Tam bu noktada ulyses’in örneklenmesi gerekiyor sanırım.

eskiz

0 yorum
Çünkü, bence kendisini o kadar yakın hissediyor ki Feuerbach'a, aradaki farkı koyabilmek için, Feuerbach'in düz materyalizmini biraz fazla vurgulayarak eleştiriyor.
...
Aslında, Feuerbach üzerine tezlerin onbirincisi, dünyayı dönüştürmek üzerine olduğu için en çok bilinenidir, ama ilk on tezde, Marx, esas olarak yabancılaşma kavramına, insanın kendi ürettiğine yabancılaşmasına, kendi ürettiğinin, kendisi dışında bir anlam kazanmasına vurgu yapar.
...
Marx, Feuerbach'ın eleştirisinden sonra, Kapitale geldiğinde, Proudhon'vari bir iradeciliğe ve sulu gözlü tabir ettiği söyleme düşmemek için daha fazla doğa kanunları, toplum kanunları gibi vurgular yapıyor ve ilk çıkısindaki saiklere pek uymayan bir bilimciliğe doğru kayıyor.
...
Ahmet İnsel, ROL 43'deki röportajında Marx'ın Feuerbach ve Proudhon'dan ilişkisine yukarıdaki kısımda değiniyor. Fakat benim şimdi burada ilgilendiğim Marx ve çalışmaları değil, altını çizdiklerimdir (ancak buna daha sonra döneceğim).

four gnossiennes

0 yorum
satie'nin tırnaklarıdır. ufak yaraların kabuklarını yolar. farkındalık acıtır.


iyi ki doğdun kazım..!

0 yorum







http://www.kazimkoyuncu.com

http://www.kazimkoyuncufilmi.com/







Böyle olması gerektiğinden değil, öyle olduğu için böyleydi. “kardeşim olsun” demeyi isterdi (bu lafı bir yerde kullanmayı isterdi). Kazım gittikten epey sonra onun için yapılan belgeseli izlerken ona demek kısmetmiş (onun için). Bunu nasıl diyeceği, lüzumunu hangi yazı içinde ya da başlığında bulacağına kalmıştı iş;

Bir anma yazısı yazmak istemiyorum, bunu beceremiyorum, onu tanımıyorum yeterince belki de ondan değil sadece bunları oturmuş yazarken fonda çalan müziğe göre sürekli değişen hallerim ile sabah bunları okurken doğramak isteyeceğim sözlerimi uyuşturamamdan, yani sadece benden ötürü.

Bu şekilde başladığım ve yarım bıraktığım onca çul-laf var içimde, tabi illa ki birebir kelimelere dökülebilen şeyler değil çoğu, iz şeklinde, unutmaya ramak kalmış da köşedeki gül dikenine takılıvermiş gibi, dışlanmış ama bende kalmışlar. Nice sonra anlayabileceğim şeyler dediğimin de farkındayım üstelik (geçende biryerde okudum, teyid edemedim lakin; tom waits genel yazın alışkanlığı için önce düşünmeden birşeyler karaladığını, sonra beklediğini, sonra okuyup almaya başladığını yazmış). Bu şekilde güzel, hoşnutum...

senaryo-z

0 yorum
Bir şirketin ofis odalarından biri. Oda hafiften loş, bir yaz sabahının ışığı pencereden içeri süzülmekte, sessiz masa ve dolaplarla neredeyse dolu bir oda. Tek ses çalışıp duran vantilatör sesi, ritmik dönüşüyle odayı turlamakta.

Bir adam koltuğunda arkasına iyice yaslanmış, elleri ensesinin arkasında kavuşturulmuş, gözleri kapalı, vantilatörün sesini dinlemekte, dinlenmekte.

Ve sonrasında gelişen olaylar...
0 yorum

Póngase sereno –me dijo– y apunte bien, ¡va usted a matar a un hombre!

şart

0 yorum



bu karpuz
çok kırmızı
bölüşmek şart. *

11.tez

0 yorum
Znet’teki michael albert’in (tabi bu sıralar zizek’in “paralaks”ını okumaya çalıştığımı bu yoldan albert’le zizek arasında görüntü çakıştırması yapan bir perspektiften buralara geldiğimi eklemem gerek) “yapışkanlık sorunu” üzerine konuşması (istanbul odtü mezunları derneğindeki konuşmasının metni) akabinde chomsky’nin aynı sitedeki “iktidarın yüce ruhu” makalesine sürtünerek tekrar albert’tan bu kez alan sokal’a dönüşle onun ünlü “"Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" [Sınırları Aşmak: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Yorumsamasına Doğru]” metninin çevirisini google’larken karşıma çıkan “derridana hastalığı” isimli ekşi sözlük başlığına daldığımda derrida’nın yapıbozumculuğuna komik değinen yazar (ekşi) dragot’un;

“creutzfeld jacob disease'in daha yeni bir varyantı. nörodejeneratif bir prion hastalığıdır. beynin özellikle wernicke ve broca alanları arasındaki bağlantıda bir yapıbozuma sebep olarak gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkinin saplantılı bir fikir haline gelmesiyle tanımlanan bir psikiyatrik sendrom şeklinde ortaya çıkar.”

ardından da yazar gari’nin;

“tamirci olmayan tamircilerde gözükür. fr. kifayetsiz muhterissmé.

bir örnek-semptom:

bozuk olan teybiniz alır eline. parçalarına ayırır. sonra size dönüp "işte bozuk bu" der. siz ona "evet bozuk olduğunu biliyorum ama nasıl tamir edilebilir?" dediğinizde "bu benim işim" değil diye yanıtlar. oldukça kendine güvenli ve küstahtır bu sırada.

ben sosyoloji fakültelerini kırıp geçiriyormuş diye duydum. itlaflık.”


girdileri harikaydı... bu yoldan tekrar takıldığım yere dönüp bakayım; michael albert istanbul’daki konuşmasında yine esprili şekilde şunu söylüyor:

“60’lardan bu güne kadar solcuların yazdığı-ürettiği, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, kapitalizmin, savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatan bütün bildirileri, yazıları, kitapları, videoları ve söyleşileri üst üste koysak Ay’a ulaşacaktır. İnsanlar bize “lütfen yoksulluğun ne kadar kötü olduğunu bir kere daha açıklar mısın?” diye sormuyor. Ya da “hadi cinsiyetçiliğin ne kadar kötü olduğunu bir daha anlat” ya da “bombalar nasıl öldürür?” demiyor. “Ne istiyorsunuz?” diye soruyor. Bizse Ay’a kadar ulaşan yazılarımızla insanları sıkıntıya sokan şeylerin ne kadar kötü olduğunu tekrar edip duruyoruz. Tamam, olayların sebepleri hakkında çok derin hatta bazen de oldukça zekice yorumlar yapabiliyoruz, ama yine de …”

işte herşey böyle başladı...

“die philosophen haben die welt nur verschieden interpretiert, es kommt darauf an, sie zu verandern.”

söze söz

0 yorum









yazmak ve söylemekten bıkmak üzerine yazmak istemeyecek kadar bıkmam gerekiyor bunu söylemek için. demek, buralara yeniden gelmişsem en azından söz söylemeye hacetim ya da hevesim olmadığını söyleyebilecek kadar hacetim ya da hevesim var.

uzatasım yok, dünyada bir çok söz söyleniyor, söylenmesi gerekenler de, susulması gerekenler de... neyse ki söylenmesi gerekenlerin bir kısmını da söylemesi gerekenler söylüyor hala ve onlara bir iki link vermekten başka henüz diyebilecek yeni bir şeyim de yok.

(aklıma geldi, mithat sancar geçende ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir konuşmasında "söylenmesi gereken herşe söylendi ama henüz herkes tarafından değil" gibi birşey demişti, onun da etkisi var sanırım)

sola bakın!

ağlamak

0 yorum
bakak alırım giden

geminin ardından atamam kendimi denize

ağlayamam...

virgüllü deneme

0 yorum

,n,,,virgüller gördüm ama ,fden evvel gelenini ilk kez görüyorum,

,f den demenin dendenini de öyle

ilk,

kez...


moskova'da akşam üzeri

0 yorum
oliver shanti'nin ono'n mweng'i ya da muadili ile izlenmesi denenebilir...




*kasım 2006 suları

(başlık yazamam şimdi, kalsın en iyisi böyle)

0 yorum

iyi bişeyi iyi bişey yapan bana dokunduğu yanıdır diycem sen güleceksin ama ben gülmene gene de bozulmam senin. ama inan ki sevgili hüz, inanıyorum ki dokunduğu şeyi ifade etmem kifayetsiz olacağı için yanlış olur (kifayetsiz olacağını denemeden bilemezsin deme hemen, sözün kendisi kifayetsiz zaten (sözün kendisi kifayetsiz demek kolaylığına kaçma da deme zira çok düşündüm bunun üstüne (düşündüğün şeyi ben nereden bileceğim sen söylemeden ki de deme çünkü beni tanıyorsun))). sadece dokunduğunu belirtsem bu sefer de eksik olur ve her eksik şey gibi ucu açık ve her ucu açık şey gibi yarım yamalak yamanabilmeye meyilli... yarım yamalak yamanmasına bozulurum işte sevgili hüz.

oyun sonu

0 yorum

"Benim yapıtlarım, neredeyse tamamen (şaka değil) temel anlam meselesidir ve bunun dışında bir sorumluluk kabul etmem. Eğer insanlar, ima edilen düşünceler arasında kafalarını ağrıtmak istiyorlarsa bırakın yapsınlar. Onlara aspirinlerini verin. Söylendiği gibi Hamm ve söylendiği gibi Clov, ikisi birlikte nec tecum nec sine te (ne seninle ne de sensiz) böyle bir yerde, böyle bir dünyada ifade edildiler, yapabildiğimin hepsi bu, yapabilecek olduğumdan daha fazlası."

S.B.Beckett


CLOV: (kaşınarak, üzüntülü) Pire var üstümde!

HAMM: Pire! Hala pire var mı?

CLOV: (Kaşınarak) Üstümde var bir tane. Kasık biti değilse.

HAMM: (Endişeyle) ama o noktadan insanlık yeniden başlayabilir! Yakala şunu Allah aşkına!



vian fuit hic*

0 yorum

tam karşında duruyor!

0 yorum
baktığın yere göre değişen ileti


Eylem Aktivistleri İçin Rehber

0 yorum


Genel Kurallar
  • Her şeyden önce eyleme gitmeden eylemi planlayın.
  • Grup halinde gidiyorsanız düşüncelerinizi, endişelerinizi grup arkadaşlarınızla paylaşın. Eylemde neleri yapacağınızı, neleri yapmayacağınızı tartışın. En ince ayrıntısına kadar neler olacağını planlayın.
  • Eylem alanının bir haritasını bulmaya çalışın. Grupla herhangi bir dağılma durumunda nerede tekrar bir araya geleceğinizi, nasıl haberleşeceğinizi kararlaştırın.
  • Grup içinde herkesin eylem sırasında onu takip edecek, kollayacak, koruyacak bir eşinin olmasını sağlayın.
  • Gözaltı durumunda yasal desteği nasıl alacağınızı konuşun. Avukat, legal örgüt gibi yasal destek alabileceğiniz yerlerin numarasını elleriniz kelepçeliyken bile görebileceğiniz bir yerinize çıkmayan tükenmez kalemle yazın. (belki telefon etme şansınız olabilir.)
  • Üzerinizde herhangi bir illegal örgütün dokümanının olmamasına dikkat edin. Bu, gözaltına alındığınızda aleyhinize kullanılabilir.
  • Yanınızda sadece eylem sırasında lazım olabilecek kişilerin, kurumların numaraları ve adresleri bulunsun.
  • Eylemden önceki günlerde iyi uyumaya, iyi beslenmeye, iyi dinlenmeye çalışın.
  • Eylemden önce karnınızı güzelce doyurun. Bol bol su için.
  • Sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddeleri kullanıyorsanız azaltmaya çalışın.
  • Polisin bir numaralı silahı korkudur. Korkunuzu kontrol altında tutabildiğiniz sürece polisin kullandığı tüm silahlarla, tüm taktiklerle kolayca başa çıkabilirsiniz.
  • Her zaman serinkanlılığınızı koruyun, o anda ne olduğunu ve neler olabileceğini anlamaya çalışın. Etrafınızda panik olanları sakinleştirin.
  • Söylentilere kulak asmayın, onlar çoğu zaman yalandır ve korkuyu körükler. Tek gerçek gördüklerinizdir.
  • Polisin yaptıklarını, vahşetini ve yaralanmaları saati ve yeriyle kaydedin. Daha sonra çok işinize yarayabilir.
  • Unutmayın, siz güçlüsünüz! Siz adalet, özgürlük ve barış için ordasınız ve polis ne yaparsa yapsın buna karşı durabilirsiniz.
Ne giymeli?
  • Rahatça koşabileceğiniz , hava durumuna uygun, kapalı, rahat ayakkabı giyin. (sandalet ve terlik uygun olmayabilir)
  • Hava durumuna uygun, bol ya da sıkı olmayan kıyafetler. Üzerine varsa yağmurluk. Uzun kollu tişörtler, pantalonlar polisin kullandığı biber gazı, göz yaşartıcı bomba gibi kimyasal silahların vücudunuza temasını, dolayısıyla etkisini azaltır.
  • Gözlerinizi kimyasal silahların etkilerinden korumak için maske ya da gözlük (Gaz maskeleri en iyisi. Bulamazsanız onun yerine kenarları kapalı yüzücü gözlükleri işe yarar.)
  • Güneşten ve kimyasallardan korunmak için şapka, kasket gibi başınızı kapatacak bir şey. Şapka tanınmanızı da zorlaştırır.
  • Polisin attığı bombaları geri fırlatmak niyetindeyseniz inşaat işçilerinin kullandığı cinsten kalın eldivenler giyin. (lateks eldivenler ve bulaşık eldivenleri sıcak bombaları tuttuğunuzda elinize yapışabilir.)
  • Gerektiğinde ağzınızı ve burnunuzu kapatacak büyüklükte tercihen elma sirkesine batırılmış fularlardan birkaç tane (elma sirkesi bulamazsanız limonsuyu da olur, hiçbir şey yoksa su ile ıslatın.) Kimyasal silahların ağzınızı ve burnunuzu etkilemesini bir süreliğine engeller. Rahat nefes almanızı sağlar.

Yanınızda Ne Getirmelisiniz?

  • İçmek için plastik şişeler içinde yeterince su. (en az 2 litre)
  • Gerektiğinde enerji ihtiyacını karşılamak için kuruyemişler (fındık, fıstık, ceviz vs...)
  • Ulaşım, yemek gibi ihtiyaçlar için yetecek kadar para
  • Olayların, polis vahşetinin, yaralanmaların belgelendirilmesi için kol saati, kalem, kağıt
  • Alkol veya su bazlı güneş kremi (yağ bazlı olanlar kimyasal silahların etkilerini arttırırlar)
  • Kron ik bir hastalığınız varsa kullandığınız ilaçlardan bolca
    (gözaltına alınırsanız ihtiyacınız olabilir)
  • İçinde bandaj, flaster, iyotlu dezenfeksiyon solüsyonu, latex eldiven, gazlı bez olan küçük bir sağlık çantası
  • Menstruasyon (adet kanaması) için pedler ( Eylem günü tampon kullanmayınız. Tamponlar vücutta 6 saatten fazla kaldıklarında toksik şok sendromu denilen bir hastalığa yol açabilirler. Gözaltına alınırsanız tamponu değiştirmek için uygun bir ortam bulamayabilirsiniz.)

Neleri Yapmamalıyız?

  • Vücudunuza yağ bazlı kremler (yağ bazlı güneş kremleri, nemlendiriciler,vazelin gibi) sürmeyin. Kontakt lens kullanmayın.
  • Kolayca yakalanabileceğimiz bol kıyafetler giymeyin; sallanan takılar, kravat takmayın. Saçlarınız uzunsa sıkıca toplayın.
  • Eylem alanına tek başınıza gitmeyin. En iyisi bir grupla ya da tanıdığınız kişilerle beraber gitmektir.
  • Eylemden önce ve sırasında alkol içmeyin
  • Eylemden önce uyuşturucu kullanmayın, yanınızda getirmeyin. ( Esrar dahil)

Kaynak: http://www.geocities.com/yesilanarsi/rehber.doc

sybil

0 yorum
bir alt başlık olasılığı olarak "vestiyere bırakmak istediğim ıslak üstlüğüm: "ikiye bölünen vikont"".

bu gönderinin ilk başlığı üzerinden ruh halimin üstünkörü arkeolojisi: istemlerimle arasında sıkışıp kaldığım için sıkıntı ve edilgenliğimin faili, zavallı "görev"... vicdanımın pataklayıcısı... itiraf etmem gerekiyor ki şu yazımı dahi sana borçluyum, teşekkürler ve lanet olsun sana!

"...insanların “görevi” dediğimiz şeylerle, ahlaki sorumlulukları dediğimiz şeyler arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Görevleri, yani toplumsal kurumların bu insanlara zaman ve olanak sağlamasının nedeni, bu olanakları kullanarak iktidara ve otoriteye destek sağlamaları ve doktriner yönetimi hayata geçirmeleridir. Diğer insanların dünyayı mevcut otorite ve ayrıcalıkları destekleyecek şekilde kavramalarını sağlamak için çalışabilirler. Onların görevi budur. Eğer görevlerini yerine getirmeyi bırakırlarsa kendilerini entelektüel işlere adama fırsatını kaybederler. Diğer yandan, ahlaki sorumlulukları tamamen farklıdır ve aslında bunun tam tersidir. Ahlaki sorumlulukları, hakikati anlamaya çalışmak, dünyaya ilişkin bir kavrayışa ulaşmak için başkalarıyla birlikte çalışmak, bunu diğer insanlara aktarmaya çalışmak, onların da kavramasına yardım etmek ve yapıcı eylem için zemin oluşturmaktır. Onların sorumluluğu da işte bunlardır. Ancak burada bir çatışma söz konusudur elbette. Eğer sorumluluklarınızı yerine getirirseniz, entelektüel faaliyetleri sürdürmek için sahip olduğunuz ayrıcalıkları kaybedebilirsiniz."

noam chomsky, entelektüellerin sorumluluğu (michael albert ile söyleşi)

brüksel garı

0 yorum




bu gonderi gelistirilmeli (peki neden burada?)

0 yorum
hayatıma nereden girdiğini hatırlayamam işe ayrı bir tuhaflık katıyor ama bu küçük resmi eski ajandalarımdan birinin arasında ve arkasında "lavta çalan melek" ismiyle bulduktan sonra araştırmamın tam da resmin kendisinden kaynaklanan nedenleri olduğunu görüyorum...



Presentation of Jesus in the Temple (Detay)
Vittore Carpaccio
1510
421x236 cm


ısıkaybı

Fotoğrafım
yalnızlık ürpertmez, ürperten ısıkaybıdır.