bir tül perde ve iki metre uzağında sakatlanmış bir adam

1 yorum
Tek isteği adlandırılmak istemeksizin öylece kalakalmak olana bakıldığı anda kendiliğindenliğine halel gelmesi bile tek başına ızdırap verici. Bunu aşmak için tüm titizlenmelerden uzak durmak da olanaksız.

Dönüp olan ve bitene bakmaksızın önündeki boşluğa dikkat kesilerek ter içinde, huzursuz, kendini kaybedercesine yola devam ederken keşfe çıktığın şeyin kendin olduğunu maalesef biliyorsun. Yani burada, işi zora sokan dehşetli kederin farkında olman, “yapmadan” evvel üzerinde düşünmüş olmandan kaynaklı. Dönemeyeceğini bile bile dönebileceğin umudunu korumak da ne büyük ve acınası bir küstahlık. Bu umudu yanına erzak olarak almadıkça bir adım dahi atamayacağından artık öyle eminsin ki, tüm bildiklerini unutuvermek, yok olmakla eşdeğer sanki. Adlandırdıkça içinden çıkılmaz hallere soktuğun vaka, sen ona dokunmadan bir an önce orada olmaya devam etmiyor muydu? Bunu bildiğin halde bile onu bir daha o bir an önceye döndüremeyeceğini sezmekle elinden başka birşey gelemeyeceğini anlaman eş zamanlı. Tek yapmak gereken sadece kendine bakmakken, orada durana anlam bulmak, kendini kabuğundan başlayarak yemen gibi, oysa çekirdeğini ekemeden ölüp gideceğin de o denli aşikar ki.

Tek avuntunun onu yeniden yaratma olasılığı olduğunun farkındasın. Bunu da denemek için yanıp tutuşuyor lakin bu yüzden de yola çıkamıyorsun. Durduğun yerden ona olan mesafen asla azalmıyorken kavramları adeta bir urgan gibi eğirerek ona düğüm atmaya, çekip yanına almaya çalışıyorsun. Heyhat, heyben zaten bunlarla dolu değil mi? Sakatlanmış anların zavallı haramisisin sen... çünkü korkağın birisin!

Kafanı ikinci kez kaldırdığında yakaladığını sandığın şeyin değişmiş olduğunu görüp şaşırırken gözünü alan şey karşıdan vuran güneştir. Baktığın sen bile artık o ilk bakıştaki yerinden çoktan çekip gitmişken, “rüzgarda uçuşan” o tülün artık odandan dışarı değil içeri doğru kabarmış olduğunu görmek bir keşif mi sanıyorsun? Bunun üzerinden şiirler düzmek ne kadar da sana göre!

açlık

0 yorum



Benjamin; "Atinalıların adetince, yemekte yere düşen ekmek kırıntıları toplanmazdı, çünkü bunlar kahramanların payıydı. -Bir toplum zaruret ve hırsın sonucu olarak günün birinde, tabiatın verdiklerini ancak gaspedercesine alabilir hale gelecek kadar yozlaşmışsa, meyveleri pazara daha iyi getirebilmek için hamken koparır ve her tabağı sırf doyabilmek için sonuna kadar sıyırmadan edemez olmuşsa, toprağı fakirleşecek, ülkesi kötü mahsul verecektir." diyor Tek Yön’de. Tabak sıyırmak bugün sadece kıtlığın değil görgüsüzlüğün de göstergesi. Cinnet’te yazan Ahmet Orhan’ın bence yarım bıraktığı girişinde, geçen senenin bir gazetesinde bahsi geçen ve yemek yeme biçimlerinin analizi üzerine inceleme ve saptamalar yapan bir araştırmacıya göre yoksullar bir yemekten sonra misafirine “doydun mu”, burjuvalar ise “lezzetli mi” diye sorarlarmış, olası ve kulağa tanıdık bir önerme. Burada akla, yemeği yarım bırakmanın, yukarıda bahsedilen tabak sıyırmanın tersi olabileceği fikri geliyor, dikkat edin bu adet sadece cici kızların ilk buluşmalarında yaptıkları birşey değil, şık restoranların tıka basa dolu çöp konteynırlarından da rahatça gözlemlenebilecek bir gerçek (Manhattan’da, pahalı lokantaların mutfak servis kapılarından az yenmiş yemeklerin uygun fiyata satıldığı arka kapı satışlarını duymuşsunuzdur).

Burada zorlandığımız karar layık olduğun safa geçme daveti üzerine; tabak sıyıranlardan mı yoksa yarım bırakanlardan mısın? Fakir ama onurlu delikanlı ile sahtekar, haramzade zengin çocuğun safları işte bunlar. Manzara bu şekilde, sıyıranlar ve yarım bırakanlar şeklinde resmedildiği sürece başka bir dünya da mümkün değil ve herkes sadece bu tablodaki figürlerini olduğu kadarıyla canlandırmakla mükellef.

Ancak yarım bırakanlarla sıyıranların sıkıntı kategorileri farklı, ilki “can sıkıntısı” yaşıyor, “zaruriyetin başgöstermediği o iklimde yanlarına sokuluveren” bir içsel sıkıntı. Diğerinin yaşadığına ise olsa olsa “geçim sıkıntısı” demek kabil.

Bunuel’in “le charme discret de la bourgeoisie”de içeri tıktığı burjuvazi, yemek salonunun duvarlarını sanki kendi üzerine örmüştür. Afilli akşam yemeği töreni, törenselliği ve tören öncesi merasimlerini ve protokolü ve dahi hasta edici mükemmeliyeti kendi varoluşsal gediğine koymaya çalışır ama filmin sonuna kadar bunu başaramaz. Burjuva için yemek yemek sadece karın doyurmak hatta asla karın doyurmak değil, törensel bir gösteri ya da geçit töreni, bir sahnedir, yemekler ise sadece mutfakta gecenin bitmesi için bekleşen hizmetçileri doyuracaktır.

yarım kalan yarım kalıyormuş meğer..!

3 yorum
Yetersiz çaba uyku getirmiştir. Bu sıkıntının aşılması gereklidir. Kalemin ucu kurumaya başlamıştır. Eklemlerdeki genel güçsüzlük, boyun ve bel üzerinde rahatsızlık oluşturmuş, tüm oturma biçimleri bu durumun halledilmesi sorunu üzerine seçilmiştir. Bir yandan yarın sabaha bir an önce kavuşmaya çalışan, uyuyan beyin, bir yandan da durmadan irkilerek direnç geliştiren arzu.

.......................................................................................................................................................

İmkansız olan birşeyin kalmamış olması düşüncesi herşeyi yapabilme umudunu doğurmuyor. Bunun ispatı da hemen ardından gelen bir sıkıntı yığılması ve adaletsizlik duygusu oluyor. Eylemde bulunma isteğini açığa çıkaran şeyin “sonra” olana duyulan güven ve ilerleme mitine duyulan inançla bağlantılı olması yüzünden bugün eylemler de sadece kaba bir devinim ve aldatmacadan (çekicilik kırıntıları taşıyan) ibaret. Plastiğin işgal ettiği anlam dizisinin bizde uyandırdığı herşeyin içinde biraz da geçip gidiverme, erime, buharlaşma hissi var. En dayanılmaz olan da, görünüm olarak başka bir malzemeyi andıran kaplamalar oluyor. Ahşap ya da tuğla olduğu hevesiyle uzanan bir elin içi boş, kaygan, hafif ve ölgün bir plastik yüzeye dokunduğu andaki hayal kırıklığı zamanla öfkeye ve tiksintiye dönüşüyor.

şu 'su forumu' başladı !

1 yorum
Suyun akışını kendilerine çevirenlerin Türkiye çıkarması...
















* Express Su Forumu Özel Sayısı, arka kapak.

** ancak su forumu biter "Su Serpici Forum" başlar: "Alternatif su forumu başlıyor!"

*** Dünya Su Forumlarının beşincisi, bu yılın Mart ayında, İstanbul’da dünya su politikalarını tartışmak üzere bir araya gelecek. Devlet yönetimlerinin ve özel şirketlerin domine ettiği forumda bugüne kadar ‘su’ sorununu yaratanlar konunun ‘çözümlerini’ arayacak. Bu güne kadar sosyal hareketleri dışlayarak alternatif forum süreçlerini doğuran bu kapalı ‘forum’un önemli gündemlerinden biri, Türkiye’deki su kaynaklarının ve baraj vb. yatırımların özelleştirme sürecine açılması.

Alternatif Forum süreçleri ise, Dünya Su Forumu toplantılarının sivil toplum kuruluşlarını ve su mücadelelerini dışlayıcı tavırları ve bu forumlarda aldıkları suyun özelleştirilmesinin önünü açan kararlara tepki olarak doğmuş süreçlerdir. Dördüncü Dünya Su Forumu’nun yapıldığı Meksika’da 320 şirket, devlet kurumları ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları, kamusal su pazarının özelleştirilmesi ve bol kazançlı isletmelere dönüştürülmesi hakkında görüşmelerde bulundu. Meksika’daki sivil toplum örgütleri ise içme suyuna erişimin garanti altına alınmış bir insan hakki olarak hükümetler tarafından açıkça kabul edilmesini ve su yönetiminin demokratik, sürdürülebilir, adaletli ve eşit bir tarzda yürütülmesini talep etmişti. Dünya Su Forumu süreçlerinden dışlanan STK’lar bunun üzerine Dünya Su Forumu ile eş zamanlı alternatif forum düzenlediler.

Türkiye’de düzenlenen 5. Dünya Su Forumu da durum Meksika’dakinden farklı değil, Türkiye’den sadece bir kaç STK’nın “seçilerek” davet edildiği, yurtdışından çok sayıda sivil toplum kuruluşunun toplantı önerilerinin reddedildiği bir yapıda organize ediliyor. Bizler çok farklı bakış açılarından su konusunda mücadele eden kurum, kuruluş, STK, parti ve bireylerler olarak bunu kabul edilebilir bulmuyoruz ve 20-21-22 Mart tarihleri arasında Bilgi Üniversitesi Santralistanbul kampusunde Alternatif Su Forumu düzenliyoruz.
Latin Amerika’dan, Afrika’ya, Uzak Doğu Asya’dan, Avrupa’ya kadar dünyanın her tarafında su konusunda mücadele eden hareketler ve bu konuyla ilgili araştırma yapan öğretim görevlilerinden, suyu anayasal bir hak olarak gören siyasetçilere kadar çok geniş bir çerçevede 3 gün boyunca SU’yu konuşuyoruz.

Alternatif Su Forumu 3 gün boyunca; Maude Barlow ( Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 63üncü dönem Su danışmanı), Jonathan Neale ( İngiliz yazar, Campaign Against Climate Change isimli iklim değişikliği kampanyasının sekreteri) gibi isimlerin yanı sıra Türkiye’den ve Dünyadan çeşitli su mücadelelerinin temsilcileri ile Türkiye’den Akın Birdal (İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı) , Ufuk Uras ( ÖDP Milletvekili) , Sebahat Tuncel (DTP Milletvekili) , Ömer Madra ( Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni), Turgut Tarhanlı (Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Hukuku Profesörü) gibi isimlere ev sahipliği yapacak.

Alternatif Su Forumu, 20 Mart Cuma günü saat 17.00’de başlayacak etkinliklerin ardından 21 Mart sabahı saat 10.30’ da başlayacak Açılış Oturumu ve onu takip eden seminer ve atölyeler şeklinde devam edecek. Alternatif Su Forumu’nda ele alınacak 15 başlık ise şu şekilde ; “Türkiye’deki Ekolojik Tahribat”, “Ekolojik Su Yönetimi”, “Su Yönetimindeki Problemler ve Deneyimler”, “Su Krizi, Gıda Krizi ve Ekonomik Kriz”, “Hidroenerji, Barajlar ve Sürdürülebilirlik”, “Baraj Karşıtı Mücadele”, “Küresel İklim Değişikliği ve Su Politikaları”, “Sağlık, Yaşama Hakkı ve Su”, “İnsan Hakkı Olarak Su”, “Kamu Malı olarak Su ve Su Yönetimi”, “Hegemonya, Savaş ve Su Politikaları”, “Su ve Milliyetçilik”, “Su ve Kadın”, “Barajlar ve Kültürel Miras”, “Tarım ve Su Politikaları”

*** Basın özetinden.

http://www.alternatifsuforumu.org/

yararsız bir uzamda bu yatağın ne işi var?

0 yorum
Herhangi bir “odada yatağın yerini değiştirdiğinizde oda değiştirdiğiniz söylenebilir mi? Eğer değilse değişen nedir?”

Georges Perec, Yararsız Bir Uzama Dair, 1974


http://www.mekanar.com/tr/yarisma.html


artık değilim

0 yorum
Ulus Baker’in Körotonomedya’da yayınlanan (benim bilebildiğim başka bir kaynak da yok) “Hasta Kimdir?” başlıklı yazısına meylimin son günlerde tıp ilmine ve oradan da kaçınılmaz şekilde doktorlara yönelen şüphelerim ve giderek yadsıyışımla ilgisi olsa da işin ucunun Foucault’ya varacağını da sezmiştim. Foucault, bizim “Modern Zamanlarımızın” ne yalan söyleyeyim kötü gözle bakmamakta çok zorlandığı bir adamdı. Zira gerçekten de sol ve hatta sosyalist enternasyonalist bir söylemin modernin enternasyonalizminden etkilenmemesi kabil bile değildi. Post-modernin de kendisine özgü ve çok farklı hatta ufuk açan okumaları, moderne meyleden reflekslerimizle, dünyayı daha iyi yorumlamaya ve yeni sorulara olan açlığımız arasında didişmelere neden olmuştu. İşte Foucault da bundan nasibini alırken ne kadarını hak etti ya da biz onu ne kadar anladık o da ayrı konu.

Bu meselenin Türkiye’ye özgü diyebileceğim iki yönü var bence; ilk olarak söyleyebileceğim şey belki biraz daha tartışmaya açık olanı ancak bana göre kesinlikle önemli bir mevzu; Foucault çevirileri... Foucault’nun türkçeye yapılan çevirilerinin hemen çoğunda imzası olan Mehmet Ali Kılıçbay’ın çevirilerinin, onu orjinalinden okuma şansı bulamayanlar için nimetten sayılamayacağını iddia etmek isterim. Benim için Kılıçbay çevirileri gerçek birer can sıkıntısından ibaret ancak iddiamın arkasında olarak şunu da eklerim ki, bu çeviriler Foucault’ya büyük haksızlık.

İkinci mevzu ise daha net ve girişte de değindiğim mevzuya paralel ancak bu kez Ulus’a vereceğim sözü:

Türkiye gibi bir ülkede yaşayabilmek için iktidarlara karşı verilmesi zorunlu olan mücadeleler boyunca en azından birkaç noktada işe yarayabilecek olan bir düşünce ne yazık ki birtakım klişelere pek kolay feda ediliyor, oysa Foucault'nun büyük bir "doğruculukla" tasvir etmeyi başardığı "modern" denilen bütün bu kurumları, önce modern askeri kışla sistemini, ardından önce askeri sonra "sivil" hastaneyi, sonra zorunlu okulu, hapishaneyi ve bütün bu "disiplin" kurumlarını ithal eden bu satırları yazan kişi değil... biz kurumları pekala ithal etmişken bu eleştiriyi ithal etmemeyi makul görüyor haldeyiz...

ve buna da halen direniyor gibiyiz? Bu konu üzerinde böyle ısrarla duran burada Ulus değil benim zira Ulus yazısının girişini bu şekilde yaptıktan sonra doğru kendi konusuna dalıvermiş, bundan sonrası için bilhassa altını çizdiğim kısmını da aşağıda ben yazıyorum:

...Fabrika işçi için bir sorundur, tıpkı hastanenin hasta için bir sorun oluşturduğu gibi; cezaevi mahkum için bir sorundur, tıpkı okulun öğrenci için bir sorun olduğu gibi... bu durum bize bir zamanlar "muhafazakar mistisizm" adına Türkiye'ye rahatlıkla ithal edilmiş bir filozofun, Henri Bergson'un nedense bu ithalatta bulunmayan çok derin bir düşünce ve uyarısını hatırlatıyor: sorunlar ve sorular, sorulduklan anda öyle bir devreye girerler ki, onlara bir cevap bulmak zorunluymuş gibi gelir, bir öğretmenin soracağı en saçma-sapan soruya muhakkak doğru ya da yanlış cevaplar olmalıdır, öğrenci şöyle düşünecektir: soru verili olduğuna göre doğru bir cevabı var, onu söylemeyi başarmalıyım... doğruluk-yanlışlık kriterleri nedense soruların kendisi için yoktur, cevaplarda bulunurlar, böylece gün geçmez ki bizim için hazırlanmış ve medyada kotarılmış (buna ajanda deniyor) birtakım sorulara ve sorunlara muhatap olmayalım: psikolojik, sosyal, ekonomik sorunlar... neticede bu sorunların hangi anlamda şu ya da bu bireyi ilgilendiriyor olduğunu sormak bile anlamsızlaştınyor...

...Her durumda, birtakım olgusal gerçekler var: aileden okula, okuldan "vatani hizmete", oradan fabrikaya ya da "iş hayatına", bazen hastaneye, bazen cezaevine devredilip duruyoruz ölene dek... bu devir teslim işlevi, Gilles Deleuze'ün dikkat çektiği gibi hep bir "... artık değilsin" sözüyle gerçekleşiyor: okula başladığında sana "artık ailende değilsin" deniyor; böylece askerde veya fabrikada artık ailende ya da okulda değilsindir vesaire...

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,152,0,0,1,0

04

0 yorum

on üç tezde yazarlık tekniği

0 yorum
1. Büyücek bir eseri kaleme almaya girişen kimse kendini hoş tutmalı ve günlük yazacağı kadarını bitirdikten sonra kendine, yazmayı sürdürmesini engellemeyecek her şeyi bahşedebilmelidir.

2. İstiyorsan, yapıp bitirdiğin işten başkalarına söz et, ama çalışma sürdükçe bir yerlerini okuma. Bu yoldan kazanacağın her hoşnutluk çalışma hızını kesecektir. Bu düzene uyulursa zamanla artacak olan kendini anlatma isteği gittikçe, çalışmanın tamamlanmasına yarayan ek bir itici güç olacaktır.

3. Çalışma çevresi konusunda gündelik hayatın orta-kararlığından kaçınmaya çalış. Adi gürültülerin eşlik ettiği bir yarı-sessizlik onur kırıcıdır. Buna karşılık bir müzik etüdünün ya da iş hayatından gelen bir ses kargaşasının eşliği, tıpkı gecenin kulakla duyulur sessizliği kadar yararlı olabilir. Böylesi sessizlik insanın içindeki kulağı keskinleştirse, o iç kulak kendi yoğunluğu sayesinde en sıra dışı gürültüleri bile silip geçen bir söyleyişin mihenk taşı haline gelir.

4. Sıradan el araçları kullanmaktan kaçın. İnce eleyip sık dokuyarak belli kağıtlar, kalem uçları, mürekkeplerde ısrar etmek yararlı olur. Bu araçların lüksü aranmayabilir, ama bolluğu olmazsa olmaz.

5. Kafandan hiçbir düşüncenin tebdili kıyafet geçmesine izin verme ve not defterini Emniyet’in yabancı uyruklular kayıtlarında gösterdiği sıklıkla tut.

6. Kalemini ilhama karşı duyarsız kıl, o zaman mıknatıs gücüyle çekecektir kendisine ilhamı. Aklına gelen bir şeyi yazmakta ne kadar düşünceli bir çekingenlik gösterirsen, o ölçüde gelişip olgunlaşmış biçimde, gelip ellerine düşecektir. Söz düşünceyi fetheder, oysa yazı egemenliğine alır.

7. Hiçbir zaman aklına bir şey gelmez olduğu için yazmayı bırakma. Edebiyatçı onurunun bir buyruğu, yazmayı ancak ya uyulacak bir saat geldiğinde (yemek zamanı, bir buluşma) ya da eser bittiğinde kesmek yolundadır.

8. İlhamın gelmediği zamanı yaptığın eseri temize çekerek doldur. Sezgi bu sırada uyanacaktır.

9. Nulla dies sine linea-ama haftalar, pekala geçebilir.

10. Bir esere hiçbir zaman, üzerinde bir kere akşamdan gün aydınlanana kadar oturup çalışmadan bitmiş gözüyle bakma.

11. Eserin sonunu alıştığın çalışma odasında yazma. Gereken cesareti orada toplayamazsın.

12. Yazıya geçirmenin evreleri: düşünce –üslup- yazı. Temize çekmenin anlamı, dikkatin bu sırada artık yazı güzelliğinde toplanmasıdır. Düşünce ilhamı öldürür, üslup düşünceye gem vurur, yazı üslubu ödüllendirir.

13. Eser, tasarımın ölü maskıdır.

“Tek Yön”, Walter Benjamin, Çev.:Tevfik DURAN, YKY yay., 2002, s.35

(bazı kısımlar bana fena vurduğu için vurgulanmıştır. bu vurgular ileride yazacaklarımın hem aracı hem de hammaddesi olacaktır)

lasker vs allen ya da gıcık satrancın sempatik maçı

0 yorum
Edward Lasker ile George Allen’ın 1912 senesinde oynadığı maç benim bildiğim, incelediğim en tuhaf, heyecan verici ve haşarı oyun. Kasparov’un “en iyi oyunum” dediği maçın da ayrı yeri olduğunun hakkını vermem gerek elbette, gerçekten de o maç yaratıcılık ve oyunu hamleler ve hamleler ötesinden okuyabilmenin benim bildiğim en iyi örneği de olsa Lasker’in Allen’ı adeta madara ettiği 1912 maçı inanılmaz.

Oyun Lasker’in d4 açılışıyla başlıyor. Allen ise e6 ile merkezden uzak duruyor. Lasker Af3, Allen f5 arkasından Lasker Ac3, Allen Af6 ve Lasker Fg5, Allen Fe7 yaptığında Allen kısa roka hazırlanmış, Lasker ise bunu sezerek planını uygulamaya koymuş. Burada tüm maçın hamlelerini sıkıcı satranç kodlarıyla anlatmak istemem ancak yukarıdaki dizini bir satranç tahtasında kurduğunuzda gözünüzün önünde çorap söküğünün canlanabilmesi için bundan sonraki birkaç hamleyi de hızlıca aşağıya vereyim:

5. Fxf6, Fxf6 6. e4, fxe4 7. Axe4, b6 8. Ae5, ve kısa rok (o-o) 9. Fd3, Fb7 10. Vh5, Ve7 11. Vxh7...













işte bundan sonra gelişen olaylar Allen’i 18 hamle sonunda şah ve mata sürüklüyor:

12. Axf6, Şh6 13. Aeg4, Şg5 14. h4, Şf4 15. g3, Şf3 16. Fe2, Şg2 17. Kh2, Şg1 18. Şd2 ve mat ve tamamı zorunlu hamleler !













Bu oyunu her izleyişimde Allen’ın neden buraya kadar inat ettiğini düşünmüşümdür. Halbuki 12. hatta 11. hamlede şah yıkabilirdi, oyunu mu okuyamadı yoksa... peki ama 15. ve 16. hamlelerde herşey belliyken? Belki de Allen, bu tam literatürlük oyun sayesinde tarihe geçeceğini sezmişti :)

reddet

0 yorum

Bir işi, aynısının ikincisini yapmayı reddetme hakkı karşılığında yapmak bir başka hakka dayanıyor; “sıkılma hakkı”na. Sıkılmanın tekrardan kaynaklanması, tekrarın salt daha önce yapılmışın mekanik tekrarı olmasını gerektirmezken, bizatihi bu mekanik tekrarın da sıkıcı (tekdüze anlamında) ya da sağaltıcı (terapi anlamında, yün örmek gibi) olmasını da engellemez. Böylece bu haktan destekle kullanılan reddetme hakkı ilk işin vadeli çeki gibi ileriye tahvil edilmiş ve ödeme günü asla hizmeti alan tarafından kestirilemez ancak hizmet veren tarafından da planlanamayan, tamamen içten gelen bir doğaçlamaya dayalı olacaktır. Böylece “iş”, artı değerini fiilen üretmeden el değiştirecek, karşılığında sadece bir anlayış sözleşmesi aktolunacaktır.

Reddetme hakkı bir özgürlük biçimini tarifler, sıkılma hakkı ise gücünü tembellik hakkından alan bir yaşam biçimini.

bağımsız medya'da son duruma küçük bir değim!

0 yorum
istanbul.indymedia.org'un iki haftadır kapalı oluşunun ardındaki saldırının kokusu burnuma "kontr" çeken bir "iç güvenlik siyasetinin" kokusu olarak geliyor nedense.

Indymedia'nın tamamen sansürsüz platformu, tek "kural" olarak ortaya koydukları "ırkçı" olmayan ve temel haklara saygılı davranan tüm yayınlara geçiş izni verirken, eleğin üstünde de elbette bir takım tortular birikecekti. Yani sadece yukarıda saydığım kriterlere uymayan ve elbette teknik (tekrar edilmiş, okunamaz, erişilemez sahte link vs.) gerekçelerle kaldırılan iletilere engel konulmaktaydı izlediğim kadarıyla. Peki o halde saldırının nereden geldiğini sezmek çok mu güç? Pis bir koku alıyorum...

(Üstelik bu kadar uzun sürmesi de ayrı bir kaygı vesilesi; daha önce uluslararası ağının iletişimi de çeşitli defalar çeşitli ülkelerde engellenen indymedia, bu tip saldırılara da yabancı değildir sanırım... ama şimdilik iki haftadır uğraştıran bir hasar, benzerlerinin üstünde bir hali işaret ediyor sanki.)

Öte yandan %52.org'un da uzun süredir (taa Aleksis'in öldürülüşünden bu yana) yayınlarını askıya aldıklarını görüyorum. Aleksis'e bir saygı duruşu olarak anladığım ilk haftalardaki sessizliği ayları aşarak uzayınca bir sürü soru getiriyor akla. Umarım bunun nedeni sadece uzunca bir destek suskunluğu ya da belki de siteye emek koyanların Atina yolculuğudur...

denemelerim

0 yorum
1- hislerini deneyimleme kapasitesini kaybedince kişi, takvimden çıkarılmış gibi olur...
büyük kentin mimarı ise bu hissiyatın pazar günleri gerçekleştiğini bilir.

1- deneyimlenen duygular için kapasitesini kaybeden adam, sonunda takvimden düşer...
büyük kent konutçusu bilir ki bu his pazarındır.

1- takvimden düşmüş olarak hislerini deneyimleme kapasitesini kaybeden adam...
büyük kentin inşacıları bilir ki; bu hissiyat pazar gününün hissiyatıdır.

1- adam kim kaybeder kapasitesini deneyimlenme için hisleri o olarak düşer takvimden....
büyük şehir konut inşa edicisi bilir bu duygulanım pazarda.

dinle küçük adam..!

1 yorum

"…Büyük adam, senin hoşuna gitmek için, senin o beş para etmez dostluğunu kazanmak için, kendini senin düzeyine indirmek, senin gibi konuşmak zorundadır, Küçük Adam; senin özelliklerine bürünmek zorundadır. Ama senin özelliklerine sahip olsa, senin dilini kullansa, dostluğunu kazansa, artık büyük, gerçek ve sade olmayacaktır. Kanıt mı istersin; Senin dilediğin gibi konuşan dostların olmadı asla.

Senin bir dostunun büyük bir başarı sağlayacağını sanmaz, buna inanmazsın. Aslında içinden kendini küçük görüyorsun; hatta –ya da özellikle- değerli, onurlu olduğunu gösteren şeylerle böbürlenirken bile küçük görüyorsun kendini; kendini küçük gördüğün içindir ki senin dostun olan birine saygı duyamazsın. Seninle aynı masada outran ya da seninle aynı evde yaşayan birinin herhangi bir büyük iş başaracağına inanmazsın. Senin yakın çevrende, Küçük Adam, düşünmek çok güçtür. İnsan ancak sana değgin düşünür, seninle birlikte değil. Çünkü büyük düşünceleri, geniş kapsamlı düşünceleri gırtlaklarsın sen… kocana inanmazsın, ama gazetelerde yazanlara, anlasan da anlamasan da olduğu gibi inanırsın.

Bak, beni dinle, Küçük Adam: içinde bulunan iyi ve değerli şeyleri duyamaz oldun artık. Boğdun bu iyi duyguları, gırtlakladın. Başkalarında –çocuklarında, karında, kocanda, babanda ve ananda- bulunduğunu sezinlediğin an kalkıp onlardaki iyi şeyleri de öldürüyorsun. Küçüksün sen ve küçük kalmak istiyorsun…"

Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam, Payel yay., 3. basım, Ekim 1984, İstanbul

sinikler

0 yorum

“Bugün sinikler yani toplumu anlayan ve ona alaycı ve eleştirel bir şekilde bakan insanlar, toplum karşısındaki yabancılıklarını, depresyonlarını ve hatta melankolilerini kontrol altına alarak topluma katılmayı öğrenmiş durumdalar. Bu sinikler, toplumu olduğu gibi, bütün kötülükleriyle gördüklerini düşünürler, ama asla değişemeyeceğine inanırlar. Bu yüzden de topluma katılırlar... daha da ötesi sinikler değişmeye karşı direnirler. Böylece toplumu, tüm kötülükleriyle birlikte ve en sofistike biçimde korumayı üstlenmiş olurlar.”

Ergin Yıldızoğlu (yani sanırım o)

öykü yazan adam

0 yorum
Artık iyice daralmıştı. Ekonomik göstergelerin tuhaf, anlaşılmaz hale getirilmiş terimleri arasından bir yolunu bulup resmin tamamını okuyamaz hale gelmişti... bu nedenle de kendini çaresiz hissetmesi bir yana ahmak gibi görüyordu. Herşeyin ortada olduğunu, ama olsa olsa biz salakların bunu yorumlayamadığı telkinini yememiz için televizyonlarda sunulan ekonomi-politik tartışmalarıyla önüne konan göstergelerden emin olamıyor, çözüm önerileri ya da kestirimlerin niyetini ise ancak sezebiliyordu. Üretim mallarının döngüye girdiği piyasalar, “para piyasaları”nca tayin edilen “racon”a uygun şekilde hadım ediliyor bunu yaparken de ulu bir “ekonomizm”den destek alıyordu, hissetiği de işte hepi topu buydu.

Fakat tüm bu “makro-ekonomik” resmin kıyısında bir boya lekesi gibi öylece asılı duran işi artık tehlike altındaydı. Dört aydır maaş alamadığı gibi yemek parası da kesilmiş olduğundan karın tokluğuna dahi çalışamıyordu. Bırakıp gitmek en kolayı gibi görünüyor ama içeride birikmiş ücretleri ve tazminat haklarını alabilmek için bekliyordu.

İşte bu sıkıntılı günlerde, sıkıntılı günlerinde bir çıkış yolu bulabilmek amacıyla internetten birşeyler tararken karşısına çıkan bir öykü yarışmasına, sırf para kazanabileceği umuduyla iki günde bir öykü yazıp yolladıktan sonra hayatı değişen bir adamın öyküsünü yazmaya başladı. Bu öyküyü hiçbir zaman yollamadı ancak sonraki günlerde gelişen tuhaf birkaç olay yüzünden hayatı değişecekti. Ancak şimdi bizim konumuz bu değil, adamımızın bu serüvenidir. Öykü yukarıda dediğimiz gibi bir hikayeye dayanıyor ve şu şekilde başlıyordu:

“Artık iyice daralmıştı ve bu sıkıntılı günlerinde bir çıkış yolu bulabilmek amacıyla internetten birşeyler tararken karşısına çıkan bir öykü yarışmasına, sırf para kazanabileceği umuduyla iki günde bir öykü yazıp yolladıktan sonra hayatı değişen bir adamın öyküsünü yazmaya başladı...”

Yazdığı bu satırlar adama tanıdık geliyordu zira tanıdık geldikçe tuhaf bir hisse kapılıyor, bulunduğu zemin sanki buz tutmuş da bir yandan donuyor bir yandan bir tünele doğru kayarak uzaklaşıyordu. İşin aslı dışarıdan da görünen oydu ki o anda bulunduğu pozisyon çok tuhaftı, fakat bu tuhaflığı getiren onun bu haldeyken oturmuş bir hikaye kaleme alıyor oluşu daha da tuhafı bundan maddi medet umuyor olmasıydı. Oysa kendisi de çok iyi biliyordu ki bu ülkede yazından para değil düşman kazanılırdı. İleride bunu şöyle açıklayacaktı:

“Ben de farkındaydım ki o zor ve köşeye sıkışmış vaziyette oturup bir fantezi üzerine sakince hikayeler kaleme almak, üçüncü krizindeki Sokrates’in boş iyimserliği gibiydi. Ama tam olarak da öyle değildi zira içinde bulunduğum bu edimsizliğe ve edimsizliğin çaresizliğine ve çaresizliğin ölüm sessizliğine de bir moral olacaktı bu, başka bir gaye aramak da gülünç kaçıyordu zaten.”

Gülünç kaçan şey bu öyküyü bir yarışmaya sokup ödül beklemenin ta kendisiydi. Aslında bunu söylerken sadece oradan gelebilecek para ödülünü değil adı ünlenmiş bir öykücü olarak tanınmanın hazzını da kastediyordu.

Konu etrafında dolaşmak ne kadar çekici olsa da öyküye yani asıl konumuza dönelim; öyküsüne devam ettiği ertesi gün, uyuyup da uyanmışlığın verdiği bakış farkıyla olsa gerek hikayeden uzaklaşıp, öyküsünü yazma hikayesi üzerinde durmaya başladı. Saatler boyu yazıp yazıp sildiği paragraflar boyunca öyküyü değil, öykü yazan kendisini görüyor ve onu anlatmak için yanıp tutuşuyordu adeta. Bu gidişte öykünün yazılamayacağını, daha önce başlayıp başlayıp bıraktığı sayısız denemesinden biri olacağını bilmek bile canını sıkmaya yetmiyordu, anlattığı kendi hikayesiydi. Saatler sonra sonunda bilgisayarına kaydettiği paragraf şu şekildeydi:

“Yazdığı bu satırlar adama tanıdık geliyordu zira tanıdık geldikçe tuhaf bir hisse kapılıyor, bulunduğu zemin sanki buz tutmuş da bir yandan donuyor bir yandan bir tünele doğru kayarak uzaklaşıyordu. İşin aslı dışarıdan da görünen oydu ki o anda bulunduğu pozisyon çok tuhaftı, fakat bu tuhaflığı getiren onun bu haldeyken oturmuş bir hikaye kaleme alıyor oluşu daha da tuhafı bundan maddi medet umuyor olmasıydı...”

Artık iyice daralmıştı...

küresel yap-bozun 7 gevşek parçası

0 yorum























"Niçin Savaşıyoruz? Dördüncü Dünya Savaşı Başladı * " dan bir görselleştirme denemesi.

ayr.bkz.:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=direnis+cepleri

voltaire vs bakunin :)

0 yorum



annus terribilise

0 yorum
lat. korkunç yıl
yanl.yor.lat. korkunç anüs
çağr.lat. kıça giren yıl

* ekşiye tşk

ayr.bkz.: http://isikaybi.blogspot.com/2009/01/2009-diye-kod-ad-olmas-tuhaf-gelmeye.html

küçücük fıçıcık

0 yorum
Amsterdam'da tek bir gün geçirme şansınız var, zira Antwerp'ten dönüş uçağınızı bilerek Amsterdam'dan ayarlamanıza rağmen sadece son iki gününüzü oraya ayırabilmişsiniz.

Buralardan gidildiğinde midir nedir, ne Hamburg, ne Antwerp ne Barselona'ya benzemeyen bir gariplik var bu kentte. küçücük ama içi dolu turşucuk gibi birşey. Elli tane şey anlatılabilir ve burada bir daha anlatmam ise tekrara kaçabilir. Sadece netten bile yüzlerce yazı binlerce fotoğraf incelenebilir. Ama başta dediğim gibi bu tuhaf, keşfetmek isteğini kamçılayan bu kentte sadece bir gün geçirme şansın olsa bu günün yarısını bir müze binasının içinde geçirir miydin?




















Evet. Amsterdam'daki tam 4 buçuk saatimi Van Gogh Müzesinde geçirdim. Çıktığımda tabanlarım sızlıyordu ve sersemlemiştim, ama sersemleten yorgunluk değil müzenin zaman-dizinsel ziyaret rotası üzerinde gittikçe artan şaşkınlık, hayranlık ve kederdi. Daha önce çok resmini görmüştüm, bayılmıştım ama gördüklerimin hiçbiri görmekte olduklarımdan biri bile değildi sanki. Bir resmin birebir etkisinin, bir performansın eş-zamanlılığının bu denli güçlü olabileceğini daha evvel nedense kestirememiştim. Zaman-dizinsel seyir zaten bildiğim ya da bildiğimizi sandığım sona doğru ilerlettikçe yanılgımın da ötesinde derin bir hüzne, bir kaygıya kapıldım. Sanki az sonra, büyük ihtimalle "son tablosunda" onun ölümüne tanıklık edecekmiş gibi. Sarı rengi kullanışından bahseden hiçbir yazı orada gördüğüm sarıyı anlatamamıştı, hiçbir tasvir o rölyefe kayan boya katmanlarını betimleyememişti sanki.

Evet ilk kez gidilen bir kentte, üstelik bu kent Amsterdam bile olsa, sadece bu serginin ziyareti bile tek başına bir seyahattir derim ben.

ikibindokuz onsekizbin eder

0 yorum
Bu yılın kod adının 2009 olması tuhaf gelmeye başladı bana, yıl gibi değil de sanki seri üretim bir malın aradaki öylesine, birbirinin tıpa tıp aynı numunelerinden bir parti gibi. belki de bu yüzden arada kalacak, yitip gidecekmiş gibi bir his var içimde bu yıla dair. ama hemen bir dipnotla kendime cevap vereceğim, o da ayrı yani...

(uzunca düşünmeler, monitöre ayrı, klavyeye ayrı bakmalar, duvardan mana ummalar ve bir süre sonra)

neyse ben bir dipnot yazacağım şimdi:

dipnot: ben birşeyi hissediyorsam ya da mesela bir şans oyunu oynuyorsam çok ciddi ve vahim bir şekilde tam ters yöne doğru gidiliyor olabilir. bununla ilgili burada sayısız örnek geçmek istemiyorum ama şu kadarını diyeyim ki; insanlığın selameti için yukarıda dediklerimin arkasında durmak boynumun borcudur, o kadar...

Prisoner 819 did a bad thing!

0 yorum




















Malum deneyin yanılmıyorsam 4. gününde Zimbardo, deneyi yeni bir evreye taşımaya karar vererek gerçek bir rahibi mahkum deneklerle konuşması için Stanford'a çağırır. Rahip, kalan (zira ikisi daha önce değişik sorunlar nedeniyle gitmiştir) mahkumlarla ayrı ayrı görüşürken hepsine can alıcı bir soru sorar: "evladım, buradan çıktığında ne yapacaksın?"... Bu soru denek mahkumları fena halde afallatsa da deney yöneticilerinin az sonra yaşayacağı şaşkınlık karşısında bunun lafı bile olmaz.

Rahip, denek mahkumlara, buradan çıkabilmeleri için bir avukatla görüşmeleri gerektiğini bunun için ise isterlerse aileleri ile konuşabileceğini söyler. Denek mahkumların bir kısmı bu teklifi kabul edecek ancak numara 819 rahiple görüşmeyi reddederek hücresinde kalacaktır. Kendini hasta ve bitkin hisseden 819 yemek yemeyi reddetmekte ve rahip yerine bir doktorla görüşmek konusunda ısrarcıdır.

Fakat 819 bir süre sonra ani bir karar değişikliğiyle rahiple görüşmek için (ki bunun nedeni rahibin avukat teklifi olabilir) hücresinden çıkmaya ikna olur ve rahiple başbaşa kaldığı sırada birden sinirleri boşanarak ağlamaya başlar.

Bunun üzerine odaya giren deney yöneticisi prof. Zimbardo, 819'u sakinleştirmeye çalışarak dinlenme odasına götürmek üzere görüşme odasından çıkarır. İşte bu sırada koridorda dizilmiş ve 819'u bekleyen diğer mahkumların başındaki gardiyan denek; "numara 819 kötü bir mahkum, çünkü hücresi çok dağınık!" diye slogan atar gibi bağırarak bunu diğer mahkum deneklere dikte eder. Mahkum denekler hep bir ağızdan "prisoner 819 did a bad thing!" nakaratını ciddi bir tavırla uzun uzun tekrar ederler.

Bu beklenmedik tören karşısında 819 olduğu yerde çakılıp kalır ve Zimbardo'nun artık deyeyi bırakması gerektiği yönündeki ısrarına rağmen devam etmek ve kötü bir mahkum olmadığını ispatlamak istediğini söyler. Zimbardo adamın kontrolden tehlikeli şekilde çıktığını, gerçek dünya ile bağının kopmaya başladığını anlayarak onun için deneyi bitirir. Ona adının ..., kendisinin doktor Zimbardo ve bunun da bir deney olduğunu, buradaki insanların birer mahkum değil denek olduğunu ve gitme vakti geldiğini söyler.

Deneyden sonra yapılan görüşmelerde sadece 819'un değil, diğer birçok mahkum deneğin de uzun süre deneyin etkisinde kaldığı görülecek, bu durum ise Nürnberg mahkemeleriyle bilim dünyasına giren bilimsel araştırma etiği standarlarına göre tartışma konusu olacak, bu deneyin bir tekrarının yapılmaması (gerçi yanlış bilmiyorsam yapıldı ama) konusunda karar alınacaktır.

zizek'ten üç uyarı

0 yorum

Aslında aylar önce Raşit abinin çevirisiyle okuduğum aşağıdaki Zizek söyleşisinin Yunanistan’dan sonra yeniden okunması, toplumsal hareketlere dair güncel reflekslerin Zizek’in şaşırtıcı zekasıyla analizinin üzerinde yeniden durulması yakışıklı olacaktır diye düşündüm;


.....

Walter Lippmann normal zamanlarda demokrasinin işleme koşulunun, halkın karar verici seçkinlere (elit) güven duyması olduğunu gösterdi. Bu durumda halk hükümdarın işlevini görmekte. Edilgen bir şekilde konuyu incelemeksizin onay imzasını atma görevi. Oysa kriz ortamında sözü edilen güven uçup gider. Benim tezim şu: öylesi koşullar konjonktürler olabilir ki demokrasi artık işlemez, böylesi koşullarda halk seferberliğinin oluşma tarzları, biçimleri yeni baştan ortaya konabilmelidir.

Robespierre’de ilgimi çeken, Walter Benjamin’in “tanrısal şiddet” biçiminde dile getirdiği halk hareketleri ile birlikte püsküren (indifa) şiddet biçimidir. Şahsen fiziki şiddeti sevmem, ondan çekinirim, ama gene de malum geleneksel halk şiddeti geleneğinden vazgeçemem. Şiddetin ila kişiler üzerinde uygulanması da gerekmez. Gandhi örneğini ele alırsak, Gandhi yalnızca mitingler örgütlemedi ön ayak olduğu boykotlar aracılığı ile güçler dengesini yeni baştan kurdu. Sistemden dışlanmış olanları savunmak, çevreyi korumak, zorunlu olarak yeni baskı yöntemleri şiddet yöntemleri oluşturmayı gerektirecektir. Kapitalizmin tırsmasını sağlamak; öldürmek için değil ama bir şeyleri dönüştürebilmek amacı ile. Aksi halde daha da büyük bir şiddetin köktenci bir şiddetin yeni bir mutlakiyetçiliğin /otoritarizm) pençesine düşmek mukadderdir.


Entelektüelin çabası felaket senaryolarını önlemeye, olguların değişik bir açıdan görülmesini sağlamaya yarar. Deleuze, “yanlış yanıtlar var ise mutlaka yanlış sorular vardır” diyordu. Bir felsefeci meclisi kitleleri seferber edecek bir proje ortaya koyamaz. Ancak fikirler ortaya atılır ve belki bunların arasında ele alınacak olanlar çıkabilir. Fransa’da yaşana banliyö isyanları ütopik seviyede de olsa herhangi bir düşünceye eklemlenmiş değildi. Trajik olan bu durumdur.

.....


http://www.liberation.fr/actualite/politiques/310422.FR.php

çeviren: Raşit Gökçeli

cehennemden gelen eli baltalı kancık kahpe

1 yorum
yani pj harvey...

ne kadın..!



















Sanırım birşeye duyduğum gereksinimi dışavuruyorum ama bu şeyin ne olduğunu tam bilemiyorum. Onu karanlıkta ararken bocalayıp duruyor gibiyim, bu da şarkılara böyle yansıyor. Belki beni ısıtması için aşka gereksiniyorum, belki de ihtiyaç duyduğum yalnızca bir elektrikli ısıtıcıdır.

.....
Geçmişte ne zaman birisi beni bir kadın olarak ansa kendi kenime “hayır ben bir genç kızım” derdim, ama artık gerçek bir kadın gibi hissediyorum –daha yaşlı bir kadın gibi. Yaşlanmaktan hoşnutum.

.....

Beyaz saç tellerine rastlamaktan gerçekten hoşlanıyorum ve bütünüyle beyazlaşmalarını bekleyemem. Umarım saçlarım gümüş beyaza dönüşür çünkü gerçekten sıkıcı beyazlıkta saçlarınız olabilir ki bunu hiç istemem. Ayrıca yüzümün ve dişlerimin daha farklı göründüğünü farkettim, bu da çok hoşuma gitti; 40’ıma ulaşmayı dört gözle bekliyorum.

.....

Son zamanlarda başka şeylerin müzik yapmaktan daha önemli olduğunu farkettim. Isıtma sistemim habire bozuluyor, çamaşır makinem de öyle. Bunlar, bir söyleşi için endişelenmekten çok daha önemli. Golf pantolonumu yıkamak istiyorum ve yıkayamıyorum diye düşünüyorum. Herşeyi bütünüyle doğru anlamaya bu kadar önem vermiş olmam üzerimdeki baskıları hafifletti ve hem müzik açısından hem de kendi içimde gevşememi sağladı. *

* ("Alışılmadık Sesler", çekip çeviren: Hira Doğrul, Dost yay.)

benzeşim

0 yorum
1 Julio Cortazar; "historias de cronopios y de famas", “kaplumbağa ve cronopio” meseli:

“kaplumbagalarin surate hayran oldugunu soylemeliyim size - ve bu cok dogal.
esperanzalar bunu bilirler ve umursamazlar.
famalar bunu bilirler ve cok gulerler.
cronopiolar bunu bilirler ve bir kaplumbagaya rastladiklarinda ceplerinden renkli tebesir kutusunu cikarip hayvanin sirtina bir kirlangic resmi cizerler...”

2 Mahatma Gandhi:

“Önce sizi görmezden gelirler, sonra size gülerler, sonra sizinle mücadele ederler, sonra siz kazanırsınız.”

beklemek

1 yorum

Yazmaya başlamadan evvel yazacağının üstüne düşünüp etrafını tartma edimi sırasında kafanda yazdığın metin, iç ses, yazmana engel olduğu zaman geriye kalan sadece bu durumu şikayet etmek oluyor. Yazmak yerine yazmanın anatomisi ve ruh hali üstüne yazıp durmamın ve bunu sayısız kere tekrar etmekten dolayı konunun enflasyonist bozumuna dayanarak hemen yazı biter bitmez onu ortadan kaldırışımın arkasında yatan gerçeklik üstüne yazmamın nedeni de bu.

Bu durumun daha ileri analizine girişmeden önce benim için kaçınılmaz bir sonucundan bahsetmem gerek. Düşünce akışı, serbest çağrışım ya da adına ne denirse densin kelime ve anlamı serbest bırakarak duraksamaksızın, es vermeden yani araya tartımı sokmaksızın yazmak yukarıda anılan duruma harika bir ilaç. Böylece iç sesten kurtulmak yani dile gelen ne varsa dolaysızca kağıda aktarmak mümkün oluyor. Ancak bu yöntemin de gözetilen hedefe göre çeşitli yetersizlik ya da kusurları var. Herşeyden önce bunlardan ilk akla geleni anlatılamak istenilenin kelimelere dökümünün yeterli isabetle olamayacağı fikridir. Yani tartımsız bir faaliyet düşünceyi (ki aslında burada düşüneceyi yine tartım anlamında kullanıyorum, öteki türlü serbest metod da düşünceden uzak bir metod denilemez) kelimelerin ve onların ardışıklığının yol açtığı ses uyumunun arkasında saklı bırakmaktadır savı. Ancak bu durum konumun temeli olan düşüncenin yazıya bent kurması meselesini de hem açıklıyor hem de çözüyor zaten. Yani bu savı desteklediğim durumda zaten doğrudan bu metodun beni problemimin çözümü olduğunu iddia edebileceğim.

Fakat serbest metodun bir sakıncası daha var. Her ne kadar kelimeleri hatta daha da ileri gidersek harfleri (dadacı denemelerden bahsediyorum) serbest bırakabilmek, ne olursa olsun yine de politik olarak bir anlam ihtiyacında olan benim gibi birisini sınır çizmekte aciz bırakabiliyor. Çünkü bu haliyle yazma edimi başlarında çok akıcı ve tatminkar bir seyir izlerken ilerleyen satırlarla birlikte yavaşça zıvanadan kayma hissini takip eden bir kontrol güdüsüne yerini bırakıyor. İşte tam bu noktada da işin içine o eski acı dilli dost giriveriyor: tartım. Bu arada çizginin yeni ve kalınlığını belirlemek, metodun baştan helakına bile yol açabilir.

Ancak bu duruma da bazı ilaçlar geliştirilebiliyor tabii ki. Mesela yazıları çok kısa öyküler boyutunda bitirmek, fiziki (parmakların ya da sırtın ağrımsı gibi bu metodda hiç de yabana atılamayacak komplikasyonlardır) ya da konsantrasyonla ilgili kayıplardan ötürü ara vermek gibi. Ancak bu tip önlemlerin varlığının da birer sınır çiziyor olmasından ötürü metodun halen sağlıksız olduğunu itiraf etmem de gerekiyor.

Tam bu noktada ulyses’in örneklenmesi gerekiyor sanırım.

eskiz

0 yorum
Çünkü, bence kendisini o kadar yakın hissediyor ki Feuerbach'a, aradaki farkı koyabilmek için, Feuerbach'in düz materyalizmini biraz fazla vurgulayarak eleştiriyor.
...
Aslında, Feuerbach üzerine tezlerin onbirincisi, dünyayı dönüştürmek üzerine olduğu için en çok bilinenidir, ama ilk on tezde, Marx, esas olarak yabancılaşma kavramına, insanın kendi ürettiğine yabancılaşmasına, kendi ürettiğinin, kendisi dışında bir anlam kazanmasına vurgu yapar.
...
Marx, Feuerbach'ın eleştirisinden sonra, Kapitale geldiğinde, Proudhon'vari bir iradeciliğe ve sulu gözlü tabir ettiği söyleme düşmemek için daha fazla doğa kanunları, toplum kanunları gibi vurgular yapıyor ve ilk çıkısindaki saiklere pek uymayan bir bilimciliğe doğru kayıyor.
...
Ahmet İnsel, ROL 43'deki röportajında Marx'ın Feuerbach ve Proudhon'dan ilişkisine yukarıdaki kısımda değiniyor. Fakat benim şimdi burada ilgilendiğim Marx ve çalışmaları değil, altını çizdiklerimdir (ancak buna daha sonra döneceğim).

four gnossiennes

0 yorum
satie'nin tırnaklarıdır. ufak yaraların kabuklarını yolar. farkındalık acıtır.


iyi ki doğdun kazım..!

0 yorum







http://www.kazimkoyuncu.com

http://www.kazimkoyuncufilmi.com/







Böyle olması gerektiğinden değil, öyle olduğu için böyleydi. “kardeşim olsun” demeyi isterdi (bu lafı bir yerde kullanmayı isterdi). Kazım gittikten epey sonra onun için yapılan belgeseli izlerken ona demek kısmetmiş (onun için). Bunu nasıl diyeceği, lüzumunu hangi yazı içinde ya da başlığında bulacağına kalmıştı iş;

Bir anma yazısı yazmak istemiyorum, bunu beceremiyorum, onu tanımıyorum yeterince belki de ondan değil sadece bunları oturmuş yazarken fonda çalan müziğe göre sürekli değişen hallerim ile sabah bunları okurken doğramak isteyeceğim sözlerimi uyuşturamamdan, yani sadece benden ötürü.

Bu şekilde başladığım ve yarım bıraktığım onca çul-laf var içimde, tabi illa ki birebir kelimelere dökülebilen şeyler değil çoğu, iz şeklinde, unutmaya ramak kalmış da köşedeki gül dikenine takılıvermiş gibi, dışlanmış ama bende kalmışlar. Nice sonra anlayabileceğim şeyler dediğimin de farkındayım üstelik (geçende biryerde okudum, teyid edemedim lakin; tom waits genel yazın alışkanlığı için önce düşünmeden birşeyler karaladığını, sonra beklediğini, sonra okuyup almaya başladığını yazmış). Bu şekilde güzel, hoşnutum...

senaryo-z

0 yorum
Bir şirketin ofis odalarından biri. Oda hafiften loş, bir yaz sabahının ışığı pencereden içeri süzülmekte, sessiz masa ve dolaplarla neredeyse dolu bir oda. Tek ses çalışıp duran vantilatör sesi, ritmik dönüşüyle odayı turlamakta.

Bir adam koltuğunda arkasına iyice yaslanmış, elleri ensesinin arkasında kavuşturulmuş, gözleri kapalı, vantilatörün sesini dinlemekte, dinlenmekte.

Ve sonrasında gelişen olaylar...
0 yorum

Póngase sereno –me dijo– y apunte bien, ¡va usted a matar a un hombre!

şart

0 yorum



bu karpuz
çok kırmızı
bölüşmek şart. *

11.tez

0 yorum
Znet’teki michael albert’in (tabi bu sıralar zizek’in “paralaks”ını okumaya çalıştığımı bu yoldan albert’le zizek arasında görüntü çakıştırması yapan bir perspektiften buralara geldiğimi eklemem gerek) “yapışkanlık sorunu” üzerine konuşması (istanbul odtü mezunları derneğindeki konuşmasının metni) akabinde chomsky’nin aynı sitedeki “iktidarın yüce ruhu” makalesine sürtünerek tekrar albert’tan bu kez alan sokal’a dönüşle onun ünlü “"Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" [Sınırları Aşmak: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Yorumsamasına Doğru]” metninin çevirisini google’larken karşıma çıkan “derridana hastalığı” isimli ekşi sözlük başlığına daldığımda derrida’nın yapıbozumculuğuna komik değinen yazar (ekşi) dragot’un;

“creutzfeld jacob disease'in daha yeni bir varyantı. nörodejeneratif bir prion hastalığıdır. beynin özellikle wernicke ve broca alanları arasındaki bağlantıda bir yapıbozuma sebep olarak gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkinin saplantılı bir fikir haline gelmesiyle tanımlanan bir psikiyatrik sendrom şeklinde ortaya çıkar.”

ardından da yazar gari’nin;

“tamirci olmayan tamircilerde gözükür. fr. kifayetsiz muhterissmé.

bir örnek-semptom:

bozuk olan teybiniz alır eline. parçalarına ayırır. sonra size dönüp "işte bozuk bu" der. siz ona "evet bozuk olduğunu biliyorum ama nasıl tamir edilebilir?" dediğinizde "bu benim işim" değil diye yanıtlar. oldukça kendine güvenli ve küstahtır bu sırada.

ben sosyoloji fakültelerini kırıp geçiriyormuş diye duydum. itlaflık.”


girdileri harikaydı... bu yoldan tekrar takıldığım yere dönüp bakayım; michael albert istanbul’daki konuşmasında yine esprili şekilde şunu söylüyor:

“60’lardan bu güne kadar solcuların yazdığı-ürettiği, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, kapitalizmin, savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatan bütün bildirileri, yazıları, kitapları, videoları ve söyleşileri üst üste koysak Ay’a ulaşacaktır. İnsanlar bize “lütfen yoksulluğun ne kadar kötü olduğunu bir kere daha açıklar mısın?” diye sormuyor. Ya da “hadi cinsiyetçiliğin ne kadar kötü olduğunu bir daha anlat” ya da “bombalar nasıl öldürür?” demiyor. “Ne istiyorsunuz?” diye soruyor. Bizse Ay’a kadar ulaşan yazılarımızla insanları sıkıntıya sokan şeylerin ne kadar kötü olduğunu tekrar edip duruyoruz. Tamam, olayların sebepleri hakkında çok derin hatta bazen de oldukça zekice yorumlar yapabiliyoruz, ama yine de …”

işte herşey böyle başladı...

“die philosophen haben die welt nur verschieden interpretiert, es kommt darauf an, sie zu verandern.”

söze söz

0 yorum









yazmak ve söylemekten bıkmak üzerine yazmak istemeyecek kadar bıkmam gerekiyor bunu söylemek için. demek, buralara yeniden gelmişsem en azından söz söylemeye hacetim ya da hevesim olmadığını söyleyebilecek kadar hacetim ya da hevesim var.

uzatasım yok, dünyada bir çok söz söyleniyor, söylenmesi gerekenler de, susulması gerekenler de... neyse ki söylenmesi gerekenlerin bir kısmını da söylemesi gerekenler söylüyor hala ve onlara bir iki link vermekten başka henüz diyebilecek yeni bir şeyim de yok.

(aklıma geldi, mithat sancar geçende ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir konuşmasında "söylenmesi gereken herşe söylendi ama henüz herkes tarafından değil" gibi birşey demişti, onun da etkisi var sanırım)

sola bakın!

ısıkaybı

Fotoğrafım
yalnızlık ürpertmez, ürperten ısıkaybıdır.